Ölü Şehirler ve Hayalet İnsanlar – Bölüm 2

0

Gandalf: ‘Gelebilecek başka kötülükler de var; çünkü Sauron kendisi de bir hizmetkâr veya gizli bir casustan başka bir şey değildi. Yine de dünyanın bütün gelgitlerine hakim olmak değil bizim rolümüz; bizim rolümüz içine bırakılmış olduğumuz yılları sıkıntıdan kurtarmak için elimizden geleni yapmak, bizden sonra yaşayanlar işlemek için temiz bir toprak bulabilsinler diye bildiğimiz tarlalardaki kötülüğü kökünden söküp atmak. Ama onların ne bulacakları bizim hükmümüze bağlı değil.’

J.R.R. Tolkien / Yüzüklerin Efendisi / Kralın Dönüşü / s.838

…Tüm bu karmaşıklık ve sorularla dolu düşünceler ile boğuşurken, aniden insanı irkilten bir tonda, bangır bangır odamda ki telefon çalıyor. Ev arkadaşıma sen geç salona, çayları dök, ben geliyorum diyorum. Odamdaki telefon eski çevirme tuşlu kırmızı bir telefon, sabahın bu saatinde kim arıyor ki derken tahminimde yanılmıyorum. Aloo anne…, günaydın oğlum ne yapıyorsun, televizyonda oradaki hava şartlarının yoğun karlı olduğu ve tipiye dönüşeceği şeklinde alt yazılar geçiyor ve sorular… bakıyorum ki uzayacak, şöyle iki dakika divana oturup zihnimi toparlamak için sırtımı yaslıyor ve göz kapaklarımı dinlendirmek için biraz ovuşturmaya başlıyorum derken arkamda beliren ani gümbürtüyle irkilip ayağa fırlıyorum.

Arkamı dönmem ile bu sefer, büyük bir pencereden dışarı bakan ahşaptan bir evde oturduğumu görüyorum. Çok büyük bir kar temizleme aracı geçiyor ormanlar arasındaki bu dağ yolundan. Bir an bakakalıyorum tüm bedenime ve diğer elimdeki sıcak kahve ile dolu olan kupaya, ilk sözüm anne ben seni birazdan arayacağım demek oluyor… Kahve dolu kupayı masaya bırakıp büyük bir şaşkınlıkla evin diğer köşesindeki geniş pencereye yöneliyorum. Burası binlerce kilometre uzakta üniversite yıllarından tanıdığım, Amerika’daki arkadaşımın evi, ama evde kimsecikler yok, saat sabahın yeni ağarmaya başladığı vakitler, sonra anlamsızca ormandaki evin etrafındaki diğer komşu evlere gözüm ilişiyor. Karşı arazide yaklaşık yüz yıllık dev çam ağacının dibindeki evde oturan Abby Hanım, evinden çıkıp karlar arasında kalmış arabasını çalıştırıp ısıtmak için aracının etrafındaki karları temizliyor. Bir müddet onu merak dolu gözlerle izliyorum. Anladığım kadarı ile meraklı bakışlarım onun dikkatini çekmiş olacak ki o da kar kürmeyi bırakıp bir anda, önünde durduğum pencereye dönüp bana bakmaya başlıyor. Gayri ihtiyari minik bir tebessüm ve elimle karşılıklı selam işareti verip aldıktan sonra kendimi yavaşça pencerenin gerisine atıyorum.

Anlamlandıramadığım tüm bu kargaşa içinde kuruyan dudaklarımı ve boğazımı ıslatmak için elim kahvemin olduğu kupaya uzanıyor. O anda masadaki gazete dikkatimi çekiyor, telaşla gazeteyi alıp hemen bulunduğum tarihe bakıyorum, aman Allah’ım yıl 2009, aylardan Kasım, köşeyi döndüğümden bu yana 23 yıl geçmiş. Sonra istemsizce bu olanları anlatmak ve anlamlandırmak için İstanbul’daki çok sevdiğim bir dostumu telaşla arıyorum. Bir yandan da dikkatim yeniden olabileceğini düşündüğüm ve anlam veremediğim zaman sıçramalarında oluyor. Sürekli bir tedirginlik ve temkinli olma halindeyim. Bir yandan kulağımda çınlayan arama sesi ile dostumun telefonu açmasını sabırsızlıkla beklerken, istemsizce evin odalarını kontrol etmek için dolaşmaya başlıyorum. Her bir kapıyı açıp, odalara şöyle bir bakıyorum nedenini bilmediğim bir arayış içerisinde. Son odanın da kapısını tam açacakken karşı taraftan telefonu dostum açıyor ve daha selamlaşmadan ilk cümlesi “O kapıyı sakın açma” oluyor. Elim kapının kolunda vücudum âdeta buz kesiliyor. Yaş olarak benden büyük olan dostuma, şaşkınlıkla nasıl abi diyorum:

Sakın açma o kapıyı, hemen paltonu giy ve dışarı çık lütfen.
.

İnanılmaz bir merak ve heyecanla, kırmızı kapşonlu dağ montumu giyinerek kendimi evin dışındaki karlarla kaplı bembeyaz bahçeye atıyorum. Daha dizime kadar gelen karlarda birkaç adım ilerlemişken, ilk anda nereden geldiğini anlayamadığım ve sessizliğin ortasında aniden güçlü bir şekilde yankılanan havlama sesi ile bana doğru hızla koşan bir köpek olduğunu görüyorum. Korkudan betim benzim atıyor, gayri ihtiyari kaçayım diye kendimi ters yöne savururken, daha önceleri birçok kez, köpekten kaçan arkadaşlarımla yaptığım sohbetlerde hep dalgasını geçtiğim ve korktuğum şey başıma geliyor. Ayağım karlar altındaki sert bir cisme takılıyor ve karlarla kaplı yere yüzüstü kapaklanıyorum.

İlk anda kim olduğunu bilmediğim birisinin yardımı ile yavaşça yerden kalktığımı fark ediyorum. Üstümdeki ve yüzümdeki karları temizlerken kalbim hâla küt küt atıyor ve bir yandan da telaşla köpek, köpek diye haykırarak söyleniyorum. Kalbimin küt, küt sesi ile başlayan ve köpeğin yüksek sesi ile de iç içe olmuş kalabalık insan ve araba gürültüsünün takip ettiği bir caddenin kenarında buluyorum kendimi. Hava karanlık, saat akşamın ileri vakitleri, sağ tarafımda küçük bir kız çocuğu bir yandan halime gülerken diğer taraftan Chow Chow / Çov Çov cinsi köpeğini tasmasından kendisine doğru çekmeye çalışıyor, ama köpek sanki beni bir yerden, uzak bir yolculuktan tanır gibi neşeli şekilde kuyruğunu sallayarak hiç durmadan havlıyor, evet burası İstanbul’daki meşhur Bağdat Caddesi. Her yer karlarla kaplı, şaşkınlığımı üzerimden atmaya gayret ederken, yerden kalkmam için bana yardım eden kişinin yüzüne vuran ay ışığı ile İstanbul’daki dostumun olduğunu ayrı bir şaşkınlıkla görüyorum. Yolun karşılıklı sokak lambalarına gerdirilmiş “Hoşgeldin 2025, Hoşgeldin Üçüncü Yolculuk” yazılı simlerle süslenmiş yeni yıl pankartları görüyorum. Heyecanlı ve telaşlı bir şekilde abi nasıl olur? biraz önce 2009 yılında Amerika’daydım ve sizinle telefonda konuşuyorduk diye açıklamaya çalışırken. Sıcak tebessümüyle karışık, hafif neşeli kıkırdaması ile biliyorum, dur korkma, şurda otur bir sakinleş diyor…

Sonra yüzünde o sıcak tebessüm ile gönül dilinden şu sözler dökülüyor:

Aslında yalnız insan çoktur, ama yalnız gönül yoktur. O (cc) hep yanı başımızda, her an bizlerle. Hayatımızdan sadece bazı anlar/anılar bile olsa gözümüzün önünden şöyle hızlı bir film şeridi gibi geçince, insanın yüzünde çok anlamlı bir tebessüm oluveriyor değil mi? Bak şimdi senin yüzünde de olduğu gibi… Evet O (cc) biraz önce anlamlandıramadığın anların her birinde bizlerleydi, şimdide olduğu gibi, değişen tek şey farklı anılar, mutluluklar, dostluklar, acılar, hüzünler ve ayrılıklar, ama nihayetinde hepsi bir illüzyon, rüya, hakikatleri örten bir perde, yani aynadan bir yansıma sadece, her biri o zamanın ve mekanın kodlarına uygun, kimi zaman acı dolu bir uyarı, kimi zaman ise mutluluk dolu bir yardım, ama hepsinin ortak adı ve nedeni Sevgi…O’nun (cc) bize karşı sevgisi, şefkati, merhameti…

Sonra Sam nöbet tutarken zaman zaman Frodo’nun içinden belli belirsiz bir ışığın parlamakta olduğuna dikkat etmişti; ama şimdi ışık daha berrak ve güçlüydü. Frodo’nun yüzü huzur içindeydi, korku ve endişe izleri gitmişti; fakat yaşlı, yaşlı ve güzel görünüyordu, tıpkı çehrenin görüntüsü değişmese bile ona biçim veren yılların daha önce gizlenmiş birçok ince çizgi halinde şimdi ortaya dökülmesi gibi. Sam Gamgee buna bu adı vermiyordu tabii. Sanki kelimeleri faydasız bulur gibi başını sallayarak mırıldandı: ‘Onu seviyorum. Böyle işte o; bazen, her nasılsa içindeki parlayıp dışarı sızıyor. Ama ben onu seviyorum, öyle olsa da olmasa da.’

J.R.R. Tolkien / Yüzüklerin Efendisi / İki Kule / s.623

Evet, her şey birer gölgeden ibaret, ama tüm varoluşların gölgesini bu âna mekana yansıtan, sana emanet edilen sevginin ışığı, tüm mesele de bunu kabullenmek ve içselleştirmek. İnsan her ne olursa olsun karşılıksız sevebiliyorsa, fedakarlık ve beklentisizlik duyguları ile bu yolda adımlarını atabiliyorsa, ya da kimi zaman olması gerekeni yapabilecekken yine de seçeneklerinden vazgeçebilmenin sadâkatini, ağırlığını üzerinde taşıyabiliyorsa… Her şeye rağmen ihtiyacına dayalı tüm beklentilerini bir kenara koyarak, derinlerde saklı duran Secret Garden’daki (Gizli Bahçe) mis kokulu toprağında rengarenk çiçeklere yürüyebilecek tohumundan vazgeçip, toprağını kendisine ait olmayan, ama daha güzel çiçeklere gebe tohumlara, ekilebilmeleri için bırakabiliyorsa, işte o zaman ölü şehirler ve hayalet insanlar tekrar kötülüğün büyüsünden kurtulup, sevginin tadını tatmış o çocuk sayesinde nefes alabilecek…

Sevebiliyorsan, her şeye rağmen… Kim bilir belki o çocuk sensin!

One For The Angels

TARKAN DEMİR


“Kar Tanesi” Fotoğrafı © Francesca Emer

Paylaşın.

Yazar Hakkında

Leave A Reply