“Ainur’un Müziği”ni Kim İcra Etti? – Bölüm 2

1

Bir buz çölü. Kapkaranlık her yer. O kadar ki, elimi uzatsam elimi göremeyeceğim. Soğuk ve karanlık. Adem (yokluk)’in iki farklı görünümü. Biri ısının; yani enerjinin; yani varlığın “olmama” hali. Diğeri ise ışığın olmama hali. Soğuğu vücudunda hisseden bir insan “ben yokluğa dokundum” dese -bir manada- sözünde yalancı olmaz. Aynı hüküm karanlığa bakıp “ben yokluğu gördüm” diyen için de geçerli. Tabii ki bu tespitlerim nisbetler perspektifinde. Bizler mutlak soğukluk olan -273 dereceyi deneyimlemedik ve mutlak bir karanlık -zannediyorum- görmedik. Zira uzayda mutlak yokluğun -vakumda bile- olmadığını biliyoruz.

Buz çölünde ilerlerken karanlık biraz olsun dağılmaya başladı. Bunun sebebi yakınlarda bir yerde zayıf ışığı ile göz kırpan bir evdi. Açlık, soğuk ve yürümekten o kadar yorgundum ki kalan birkaç gramcık gücümle, zor da olsa o ışığı cılız evden kendimi içeri atabildim. Baygın bir halde düştüm ve sonra ne olduğunu hatırlamıyorum.

Neden sonra kalktığımda ilk önce içeride tatlı bir ışık olduğunu fark ettim. Şimdi yorumlayınca Thomas Kinkade resimlerindeki tatlı evlerin içindeki latif ve sıcak ışıklara benziyordu. Zaten “ev” deyince aklımıza biraz da o resimlerdeki evler gelmez mi… Çocukluğumuzdan beri apartmanlarda otursak bile resim derslerinde hep o evlerden birini çizeriz. Apartman dairesi değil. Çünkü “ev” öyle bir şeydir. Yekpare ve ışıklı. Onun arketipini içinden söküp atamazsın.

Ressam: Thomas Kinkade

Ressam: Thomas Kinkade

O an hatırlayabildiğim, buz çölündeki yürüyüşüm ve içinde bulunduğum evde kendimden geçmem. Bu çölde ne işim var ve ben kimim.. bunları hatırlayamıyorum. Ama bütün bu çaresizliğime rağmen evin sıcaklığı beni ferahlatmıştı.

Hemen yanımda bir şömine… Gürül gürül yanıyor. Karşımda bir sofra… Üzerinde birkaç mum ve çiçekler. Türlü yiyecekler ile lebalep dolu kaplar, tabaklar vardı. Kokuları öyle cezbedici idi ki. Açlığımın şiddetini o kokular ile tekrar hatırladım. Midemi ağlatacak bir açlık sancısı… Ama şaşkınlıktan olsa gerek etrafımı seyre devam ettim. Biraz bulanıktı ortam. Belki açlıktandır diye düşündüm. Hemen yanı başımdaki komodinde bir gözlük gördüm. Elime aldım ve nedense birden taktım. Hayret… Gözlükten sonra anladım ki gözlerim bir hayli bozukmuş. Her şey o kadar net gözükmeye başladı ki… Ama garip olan, buraya ilk defa geliyordum ve biri; benim gözlerimin bozuk olduğunu bilen biri, tam gözümün ihtiyacı olan bir gözlüğü yanı başıma bırakmıştı.

Sandalyelerden birinin üzerine bırakılmış kıyafetler vardı. Üzerimdekiler döküldüğü için hemen onlara bakma ihtiyacı hissettim ve yavaşça giyindim. Boğazlı bir kazak, kalınca bir ceket ve yine kalınca bir pantolon. Tekrar hayret ettim; zira tam bana göreydi. Yün çorapları gördüm sonra. Onlar da tam bana göreydi. Sonra terlikler… Evet doğru tahmin ettiniz; tam ayak numarama uygun. Terlikleri bırakan, ayakkabı numaramı da bilen biri olmalıydı.

Açlığım daha da derin düşünmeme mani oluyordu. Hemen sofraya oturdum yeni kıyafetlerimle. Ne kadar hücrem varsa zannediyorum hepsi keyfinden gülmüştür. Öyle enfes bir yemekti. Sonra düşünmeye başladım. Burası neresi? Kimin evi? Beni nereden tanıyor? Ben niye hatırlamıyorum birçok şeyi? Bu ev, elbiseler, yiyecekler… Beni tanıyan ve büyük bir ihtimalle beni önemseyen; belki de seven biri tarafından hazırlanmış.

Eve, alıcı gözle bir kere daha baktım. Dış kapının haricinde bir kapının daha olduğunu fark ettim. Kalktım ve hiç çekinmeden kapıyı açtım. Orta büyüklükte bir odaydı bu. Odanın ortasında bir masa vardı. Şeklinden ve üzerindeki eşyalardan onun bir yazı masası olduğunu anladım. Üzerinde kırmızı kaplı büyük bir kitap vardı. Bir hayli eski görünümlüydü. İçine bakmadım. Masanın üzerinde bir levha vardı. Masa sahibinin ismi olsa gerek. J.R.R.Tolkien yazıyordu.

Masanın sandalye kısmının hemen arkasında bir kapak vardı. Duvar ile masa arasında… Normalde dikkat çekmeyecek bir şey ama ya kapak açıksa ne yapacaksınız?

Bu girdiğim ikinci oda, ilk oda kadar sıcak değildi; çünkü o anda odada herhangi bir şey yanmıyordu. Şömineli odaya geri döndüm ve orada yanmakta olan uzun mumlardan birini aldım. Kapak altında ne vardı acaba? Diyeceksiniz ki bu kadar problem varken uğraşılacak iş bu mu olmalıydı? “Daha ev ve kendin hakkındaki sorulara cevabın yok.” Ama kapağın altı, beni bir karadelik gibi içine çeken bir merak mevzusu haline gelmişti.

Eğilerek mumu oradaki boşluğa tuttum. Derin değilmiş. Aşağı yukarı 2.30 metrelik bir yüksekliği var. İnmek çok da zor olmadı. Enteresandır, indiğim mekanın ilerlediği yer, aşağıya doğru tatlı bir meyille uzanıyordu. Ucunu görmem mümkün değildi. Enteresan bir başka şey; evin ebatı, yer altındaki bu mekanın büyüklüğü yanında daha şimdiden ufak kalmıştı.

Yürümeye başladım. Neler hissettiğimi uzun uzun anlatacak değilim. Çünkü değinmek istediğim mesele daha başka.

İlerledikçe, tünele benzeyen bu yolun sağ ve sol duvarlarında asılı bazı resimleri fark ettim. Bu resimlerin hepsini anlatmam elbette mümkün değil. Mebzul miktarda resim vardı. Mesela ejderhalar vardı ilginç olarak. Küçük küçük, cüce gibi adamların resimleri vardı. Bu adamların ayakları tüylüydü. Bir başka enteresan tabloda dev dalgalar ile helak olmakta olan bir ülke tasvir edilmişti. Aksakallı, bilge görünümlü bir adam bir çok resimde gördüğüm bir figürdü.

Numenor'un Sular Altında Kalışı / İllustratör: Gaius

İki şey daha oldu ilerlerken. Birincisi; sanki ortam biraz daha aydınlıktı. İkincisi; uzaktan da olsa bir takım müzik sesleri geliyor gibi hissetmiştim.

Fakat… Öyle bir şeye rast geldim ki… Zaten yarım aklımla, hiçbir şeye mana veremeden bu ucu nereye vardığı belli olmayan tünele girmiştim. Gördüğüm şey ile diğer yarısını da kaybedebilirdim. Dev bir ekran… Ama ekransız bir ekran… Hani şimdi hologramlardan falan bahsediyorlar ya… İşte ona benzer bir şey. Ama o kadar büyük ki… Sonra farkına vardım ki, tünelin tünelliği falan kalmamış. Burası kocaman bir yer. Büyük mağaraların dev galerileri gibi… Dev sinemada öyle görüntüler ardı ardına geliyordu ki… Dünyanın oluşumu, ilk dağlar, ilk denizler, yıldızların ilk halleri… Derken tüm bir insanlık tarihi… Hatta insanlardan önce başka bazı varlıkların tarihi… Orada ne kadar kaldım bilmiyorum. Zaman algımı yitirmişim. Ama yolculuğuma devam etmeliydim.

Ettim de… İlerledikçe hem hava ısınıyor, daha tatlı ve hayat verici bir edaya bürünüyor ve hem de duyar gibi olduğum müziğin varlığına emin oluyordum. Evet, resmen bir müzik; dev bir senfoni sesi geliyordu kulağıma.

Yolun meyli yukarıya doğruydu bu sefer. Müziğin ahenginin tesirinden olsa gerek hiçbir yorgunluk hissetmedim. 1000 yıl da süreceğini bilsem, o müziğin kaynağına varmak için yürürdüm. Bundan hiçbir şüphem yok. Öyle büyüleyici bir güzelliği vardı. Müziğin kaynağına yaklaştıkça, meyil de bir o kadar dikleşti. Hayır, hiçbir engel bana mani olamazdı. Bu müzik için canlar verilse ucuz düşerdi.

Yükseldikçe sanki bir mehtaba tırmanıyor gibi olduğumu hissettim. Müziğin güzelliğinin yanında, aynı zamanda mehtapsı bir aydınlık da tele’lü ediyordu.

Ve nihayet… Öyle bir yere vardım ki, görüş alanının genişliği sanki kainat kadardı. Kainat genişliğindeki bu mekan, kaynağı görülmeyen bir mehtap altında ışıl ışıldı.

Müziğin geldiği yöne nazarımı çevirdim. Müzik bir kayıttan yayınlanmıyordu. Bizzat canlı olarak icra ediliyordu. Gelmiş geçmiş en büyük konsere rast gelmiştim. Müziği icra edenler aşağı yukarı 14-15 kişiydi. Kişiydi diyorum ama bu “dîk-i elfazdan”; yani lafızların darlığından kaynaklı bir tanım. Öyle nurani ve öyle haşmetli idiler ki, dünya onların ne büyüklüğüne ve ne de ışıklarına tahammül edebilirdi. Ne de güzelliklerine…

Onlara Ainur dendiğini ve şahit olduğum hadisenin de Ainulindalë olduğunu sonra öğrenecektim.

“Dünya suretlerden meydana gelmiştir ve bu suretler donan bir kutsal musiki kalıntılarıymış gibidirler; gerçek bilgi ya da kutsiyet, bu donmuş halimizi çözer ve içteki melodiyi azad eder.”
Fritjhof Schuon *

(Devam edecek)


* Yansımalar (Hece Yayınları/92.sayfa) Nurullah Koltaş çevirisi


Númenor İllüstrasyonu © Gaius

Paylaşın.

Yazar Hakkında

1 Yorum

  1. Omer Faruk on

    Bu doyumsuz yazı dizisinin üçüncü yazısını bir yıl bir haftadır beklemekteyiz. Bekledikçe açlığımız daha da artmakta. Yakın bir tarihte çıkacağı umudu ile beklemeye devam edeceğiz. Eğer yakın bir tarihte çıkmayacak ise açlığımızı bastırma adına bir Lembas kırıntısı hiç fena olmaz…

Leave A Reply