Sıradan İnsan

1

Yazıma başlamadan önce kısa bir şeyler paylaşmayı arzu ediyorum. Yüzüklerin Efendisi hayranlığım, Tolkien’i ve eserlerini tanımam maalesef ilk kez sinemada Yüzüklerin Efendisi serisini izlemek ile oldu. Ama yıllar sonra ilk okuduğum eser ve çok etkilendiğim hikaye Yaprak Çizen Niggleolmuştu. Bu kadar kısa ama bir o kadar derin bir hikayede kendimden ve benim gibi Tolkien hayranı olan sevdiğim insanların hayatlarından kesitler gözümün önünden gelip geçmişti ve bu beni tarif edemediğim, o an için kelimelere dökemediğim duygu dolu düşüncelere sürüklemişti. İlk okumamın üzerinden 8 yıl geçmesine rağmen düşüncelerim şimdi daha bir anlam buldu…

Ahh… Bay Niggle, Yaprak Çizen güzel insan Bay Niggle bitmemiş öykülerin baş tâcı, başkalarının acılarını, dertlerini, ama öyle ama böyle kendi hüzünlerinin içindeyken bile dert edinen güzel insan… Bu yazıyı bu yüzük kardeşliği içinde olmamı arzu eden, vesile olan candan dostlara, yüzük kardeşlerime ve bizleri, güzel insan Bay Niggle ile buluşturan Tolkien’e hediye ediyorum.

Harika şeyler elde etmek için iki şeye ihtiyacımız var. Bir plan ve yeterince olmayan zaman.

Leonard Bernstein

Hayat aslında her şeyin çoktan bittiği, ama kişinin bunları ancak yaşayarak anlamlandırabileceği ve idrak edebileceği “Bitmemiş Öyküler” diyarıdır. Şimdi ise bunun nasıl olduğunu görmenin ve kabullenmenin sürecini yaşıyoruz. İnsan bu sürecin içerisinde, kendisi dışında başka sıradan insanların da olduğunu düşünebiliyorsa ve tüm işlerin eksiklik, yarımlık ve keyifsizlikten, yahut tam tersi şeylerden ibaret bir illüzyon olduğunu kabul edebiliyorsa, ilk düğmeyi ilikleme tüm bu yükleri paylaşmak ile başlıyor. Çünkü bu karanlık içinde ışığı arayan tek yolcu sen değilsin, yalnızsın ama kimsesiz değilsin. Kim bilir, belki de burada en önemli kavrayışlardan birisi amacımızın bu yarım işleri bitirmek olmadığını bir an önce kavramak. Zira bir iş de bin iş de bitirsen, bir sonraki yarım iş senin üzerini örten Niggle’ın yaprakları misali olacak. İnsan tüm bunları düşündüğünde bulunduğu mekana, şehre, ülkeye, hatta dünyaya ait hissedemiyor kendisini; âdeta bu dünyaya sıkışıp kalmış bir ruh halinde nefes alıp vermeye gayret ediyor.

Bu kimi zaman mutlu ama elden kayıp gittiği için hüzünlü, kimi zaman acı dolu ama bittiği için huzurlu bir deneyim… Sonra insan şöyle durup da bir köşede kendisine düşünme imkanı verdiğinde, gönlünden diline şu sözler dökülüyor:

Burası bitmemiş öyküler diyarı, kendine gel… Bu sınırlı yaşamda, keşfedilmesi ve sindirilmesi imkansız benliğini ve sevgilerini deneyimleyebilir, ama sahiplenemezsin.

Farklı farklı mizaçlara sahip insanların hayatlarını gözlemlediğimde tüm bu farklılıklardaki ortak olan nokta hep bir mutsuzluk, huzuru arama çabası, sürekli tatminsizlik ve tüm bunların tam orta yerinde sanki yüzlerine matruşka misali maskeler örtmeye çalışmaları. Sevdiğim bir dostum bir gün şu minvalde bir şeyler söylemişti ve çok şaşırmıştım: “İnsan aslında tamamen çıplak bir varlıktır. Her ne olursa olsun, nasıl görünmeye çalışırsa çalışsın, doğru bakabilen gözlerden kendisini gizleyemez.” Bu bakışa maruz kalmak, kimi zaman kendinizde fark ettiğiniz bir hüzün sebebi olurken, kimi zaman da sevdiğiniz insanlardaki yaşadığınız hayal kırıklıkları olabiliyor. Herkes bir şeyleri anlatma ve kanıtlama telaşında. Sürekli bir mücadele ve savaş hali. Peki sonuç? Hep aynı hikayenin sonu gibi, söylenen, anlatılan şeyleri yaşamayan bir çember içine sıkışmış iyi niyetli insanlar kitlesi. İyi niyetli diyorum, zira zaten kötülüğü seçmiş biri için söylenecek bir şey maalesef yok. Evet mutluluk ve huzur bütün iyi niyetli insanlar için hedeflenen yolun sonu, ama acaba gidilen yolun akışı ve yöntemleri onu gerçekten o sonuca ulaştıracağı iyi hesaplanmış bir adım mı? Yoksa filmin bandının sürekli takıldığı ve bir türlü ilerisine gidemediği sıkışılmış bir araf mı? Schopenhauer bir düşüncesini şöyle dile getiriyor,

Her istek bir eksiklikten, yoksunluktan; yani bir tür ıstıraptan kaynaklanır. İsteğin tatmin olması buna bir son verir; ne var ki tatmin olan bir isteğin karşısında göz ardı edilmiş on başka istek vardır. Bunun yanında, arzu etmek uzun sürer; talepler ve istekler âdeta sonsuza uzanır ama tatmin kısacıktır ve tüketimi tutumluca olur. Hattâ nihai tatmin; sadece yüzeysel olmasına rağmen, yeni isteklere yol açar. Önceki tatmin olmuş istek, bir tür vesvese olarak bilinse bile, yeni arzu bu şekilde henüz bilinmez. Elde edilmiş hiçbir isteğin nesnesi sürekli bir tatmin sağlayamaz; bu daha çok dilenciye fırlatılan ve bir sonraki güne kadar onun sefaletini geciktiren sadaka gibidir. İşte bu nedenle bilincimiz isteklerimizle dolu olduğu (yani isteklerle dolu bir varlık olduğumuz), bizi umutlar ve korkularla dolduran arzularımızın çok olduğu ve istemenin öznesi olduğumuz sürece, asla sürüp giden bir mutluluğa ve huzura sahip olamayız”

The World as Will and Representation / Çev. Doğu Batı / s.55

Peki insan böyle bir illüzyonun içerisinden çıkıp ve tekrar tekrar daldığımız bu rüyadan bir daha hiç uyumamak üzere nasıl uyanır? Her an şükür etme duygusunu kaybetmekten, kaygılardan, korkulardan, dertlerden ve tatmin olmaz hırslarından nasıl kurtulur? Ve en önemlisi de başkalarının acılarını paylaşmayı dert edinmeyi nasıl öğrenir?

Devam edecek…

TARKAN DEMİR

Paylaşın.

Yazar Hakkında

1 Yorum

  1. Yazınızı müzikle devam ettirmeniz çok düşünceliydi. Müzikle okuma hızıda birbiriyle sekans içindeydi. Yazınızda en çok “belki de burada en önemli kavrayışlardan birisi amacımızın bu yarım işleri bitirmek olmadığını bir an önce kavramak.” kısmına dikkat kesildim. Genel olarak bu hayat anlayışı tüm tepkilerimizi değiştirebilir inancındayım. Büyüz zat ların yaşantısına bakınca bu algıyı gözlemliyordum. İyilik duvarına bir tuğla daha koyma derdi.Teşekkürler.

Leave A Reply