İnsanın İçinden Hiç Bilmediği Bir Asalet Doğuyorsa

1

Derinleşir anlamı gözlerde sevgi varsa,
Yüreğiyle yücelir, insanda görgü varsa,
Lisanın güzelliği dökülür mısralardan
Taçlandırır edebi Allah’tan vergi varsa.
Melekler dönenirmiş çevresinde her an,
İncelik ve asalet, insan olana nişan.
Zenginlik gönüldedir açtığı sergi varsa…

Varlık, hayat ve insan… Hepsi Sani Olan’ın bizler için hazırladığı muhteşem eserler. Bir esere sanat eseri demek için hayatın bilmediğimiz yepyeni bir yanını göz önüne sermesi gerekir. Her an, her zerrede nice sanatlar sergilenirken onlara sırtını dönen, gözlerini kapayan, kulaklarını tıkayan insan kendinin en mükemmel bir sanat eseri olduğunu nasıl fark edecek? 

“Sanat” ustalık, işçilik, hüner demek. “Hayat” ise canlı ve diri olma. Sanatı diri tutan, hayat. Hayata anlam katan ise sanat. İkisinin uyumlu beraberliği iç dünyamızı tatmin ediyor. Ayakta diri kalabilmek ve bu diriliği hünerle, ustalıkla işleyebilmek makineleşmiş bu dünyada çok zor. Evet didiniyoruz durmadan ayakta kalabilmek için. Ancak ne ile? Parayla, mülkle, iktidarla… Bunlarla diri olmaya çalışmak nereye kadar dik tutabilir bizi? 

Bir kuşun kanatları ne kadar genişse o kadar yükseklerde yol alır. Bir bitkinin kökü ne kadar derine uzanırsa o kadar sağlam durur. İnsanın insanlığı da manevî değerlerinin gücü kadar ayakta kalıyor. Ruhundaki asalet ancak aslının geldiği özün üzerinde dimdik durmasıyla ayakta kalabiliyor. 

Allah başlangıçta bizden mükemmellik istemez, ancak bunun niyetini ister ki bu da samimiyse eğer, ciddi kusurların olmayışını ifade eder. Allah bizden bize vermiş olduğunu; yani derinliklerimizde ilahî suretteki özümüzde taşıdığımız vasıfları ister: İnsan ‘aslına’ rücu etmelidir; her varlık esas itibariyle böylesi bir Varlıktır.

Frithjof  Schuon / Yansımalar / s.23

.Avucuna bir sürü değişik tohum, çekirdek al… Ve her birini toprağa ek. Sula, toprağı besle, bak, büyüt. Ne çıkacaktır gün yüzüne?

.Tohumun içinde ne varsa o.

.Evet. Aynı suyla sulandım, aynı elle işlendim, aynı güneşle beslendim. Ama neden ben armut oldum, ben ıspanağım, ben çamım demeyecek hiçbiri. Neden mi? Çünkü yaradılıştan ne olunacağı biliniyor. Hayvanlar da bütün varlıklar da biliyor. Hepsi yaratılış gayelerine uygun yaşıyorlar. Kısacası iradeleri yok, fıtratlarındaki ilahî özle kendilerine düşeni yerine getiriyorlar.

Neyi bilebiliriz ki, şimdiden öngöremediğimiz koşulların günü gelince bizi yeşertip büyütebileceğinden başka? İnsanın gerçeği nerede?

Gerçek kendini bize kanıtlayan değil kesinlikle. Eğer bir portakal ağacı o toprakta değil de bu toprakta kök salıyor ve dalları meyveyle doluyorsa, portakal ağaçlarının gerçeği bu toprakta demektir. Bu din, bu kültür, bu değerler dizisi, bu davranış biçimi, başkaları değil de bunlar, bir insanın içinde bir bütünlük hissi yaratıyor, onun içinden hiç bilmediği bir asalet doğuyorsa, bu demektir ki o insanın gerçeği bu değerler dizisinde, bu kültürde, davranış biçimindedir. Peki ya mantık? O da hayatı anlamak için uğraşıp duracak.

Antoine de Saint-Exupéry / İnsanların Dünyası / s.173-174

.Oysa insan başka. Aklı var, iradesi var. Kendine verilenleri kullanma alanı sınırsız. Ve onları nasıl kullanacağı konusunda alabildiğine özgür. 

.Doğru. O, bütün varlıktan üstün, ilahî isimlerin ruhunda yankılandığı bir âlem; her türlü bitkinin yetiştiği bir bahçe, her türlü hayvanın dolaştığı bir orman; güneşin, ayın, yıldızların, yaşadığı bir sema.  

.Ama önünde bunca farklı yol uzanırken hangisinden gidecek? Hayatı anlamak, kendi “içindeki bütünlük hissini” korumak için ne yapacak, kimi örnek alacak? Akıl, mantık, irade yolcunun elindeki fener. Ama yol uzunsa ve fenerin de yakıtı biterse ne olacak?

Ama insandan söz etmeye kalktınız mı dil yetersiz kalıyor. İnsan, insanlardan ayrılmıyor. Yalnız taşlardan söz ederseniz, hiçbir şey söylememiş olursunuz katedral üstüne. İnsanları nitelikleriyle tanımlamaya kalkarsanız, hiçbir şey söyleyemezsiniz İnsan üstüne. İşte bu yüzden, İnsancılık daha başından bir çıkmaz yola daldı. İnsan kavramını mantıkî ve ahlakî kanatlarla tanımlamaya, zihinlere bu şekilde yerleştirmeye çalıştı.

İnsan’ı insanlarda görebilmek için, elinde büyük harfle yazılarak güzelleştirilmiş İnsan sözcüğünden başka bir şey kalmamıştı. 

Tehlikeli bir inişte düşme ve günün birinde, İnsan’ı insan sözcüğünün kendisi ya da insanların tümüyle karıştırma tehlikesi içindeydik. Katedralimizi taş yığınıyla karıştırma tehlikesi içindeydik.

Böylece yavaş yavaş atadan kalan mirası yiyip bitirdik.

Antoine de Saint-Exupéry / Savaş Pilotu / s.162-163-164-165

.İşte sorun burada başlıyor. Ya düğümlenecek ya kanatlanacak… Mesele; yolcunun, yakıtı bitmeyecek bir ışığı içinde taşıması. O ışık, Yaradan’a iman. O ışık, hak ve hakikate bağlılık. O ışık, insanlar arasındaki kardeşlik bağı ve bu bağı koruyacak sevgi, şefkat, fedakârlık, anlayış, dürüstlük gibi manevî değerler.

O ışığa sahip olmayanların durumuna her gün şahit oluyoruz. Bu da yürek dostlarını kahrediyor. İnsanı sadece insan olduğu için sevebilmek, ancak engin yüreklere mi vergi? Her dönemde zamanın ve şartların boğduğu insanı diriltecek soluklar çok şükür ki çıkmış ve hep bu yüreklerden çıkmış. 

Antoine de Saint-Exupéry de böyle bir soluğa sahip, yüreği zengin bir yazar. Kitaplarında önce insana kendi ruhunu maddî kalıbından çıkartacak uyarılarda bulunuyor. Sonra onu manevî âlemine ulaştıracak içsel bir yolculuk tarif ediyor. Her eserinde yolculuğun farklı bir aşamasına yer verilmiş. Bu veriş, asla okuyucuyu zorlayan, sıkan didaktik bir üslupla olmuyor. Adeta çocuğa anlatır gibi bir masal sadeliğinde, aklıyla yönelene bir tasarımı gösterir gibi, kalbiyle izleyene bir şiir letafetinde, ruhuyla okuyana ise bir diriliş müziği dinletircesine sunuyor.

Antoine de Saint-Exupéry (sağda) ve Annesi

Antoine de Saint-Exupéry (sağda) ve Annesi

Exupéry’nin en yakın dostu annesi. Sanata olan hayranlığını, ruhsal inceliğini hep ondan almış. Çok küçük yaşta babasını yitirmesi, onu annesine iyice bağlamış. Bu ruhî yakınlık ve sevgi, hayatı boyunca devam ediyor. Nereye gitse, kiminle konuşsa, başına ne gelse mektuplarında -adeta annesinin dizinin dibinde oturan bir çocuk gibi- dertleşiyor, duygularını paylaşıyor. En çok paylaştığı şey; sorumsuz, derdi olmayan insanların, çevresindeki haz düşkünlerinin hali. Onların basmakalıp duygularına, sığlıklarına olan kızgınlığı. Bu mektupların satır aralarında Exupéry’nin özlediği insan modelinin tasarımı ise çok belirgin:

Postane eliyle / Montluçon (Allier) / 1925

Sevgili anneciğim,
….
X… için söylediklerime üzülmemelisiniz. O yalancı kafa eğitimine, hiç durmadan birtakım düzmece heyecan nedenleri arama hastalığına, gerçek ve besleyici bir meraka dayanmayan o beylik duygulara saygım kalmadı artık.
….
Kişisel öğrenim yönünden verimsiz geçmişse, bana o günü yitirtenlere, umut bağladıklarıma kızıyorum. 

Artık hemen hiçbir şey yazmayışıma da kızmamalısınız. Günlük yaşam öylesine önemsiz, günler öylesine birbirinin aynı ki. İç yaşamıysa anlatmak güç, utanca benzer bir şey var. Ondan söz etmeye kalkmak, kendini beğenmişlik sayılıyor. Benim içinse bunun ne derece önemli olduğunu kestiremezsiniz. Her şeyi; hatta öbür insanlar hakkındaki yargılarımı dahi değiştiriyor bu. Vereceğim yargı kolay bir acımaya dayanıyorsa, bir adamın ‘iyi’ olması umurumda bile değil.

Düşünüp gördüğüm şeylerin kılı kırk yararak üzerinde durularak elde edilmiş sonucu olan yazılarımda beni olduğum gibi bulmaya çalışmak gerekir. O zaman odamın ya da bir içki evinin dinginliğinde kendimi karşıma alıp oturabilir, her türlü kalıbı, yazınsal oyunu bir yana bırakıp varlığımı olanca gücümle dile getirebilirim. Ancak o zaman dürüst ve bilinçli hissediyorum kendimi. Çarpıcı olsun diye yazılmış, düş gücünü gıdıklamak için bakış açısını çarpıtan şeylere dayanamıyorum artık. Müzikli kahvelerdeki sinir bozucu ezgiler gibi, bir zamanlar bana çok kolay zihinsel hazlar veren yığınla yazarı şimdi gerçekten adam saymıyorum. Dolayısıyla benden artık yılbaşlarında ya da yılbaşı ağzıyla mektup yazmamı isteyemezsiniz.

Antoine de Saint-Exupéry / St. Exupéry’nin Mektupları / s.92

…beni olduğum gibi bulmaya çalışmak gerekir.

…varlığımı olanca gücümle dile getirebilirim.

Ancak o zaman dürüst ve bilinçli hissediyorum kendimi.

Çarpıcı olsun diye yazılmış, düş gücünü gıdıklamak için bakış açısını çarpıtan şeylere dayanamıyorum artık.

Olduğumuz gibi anlaşılmak, varlığımızı içtenlikle dile getirebilmek, dürüst ve bilinçli olmak, her şeye doğru yerden bakmak ve bu bakış açısını çarpıtmamak; kendine saygısı olan insana yakışan değerler. Exupéry için insanı insan yapan en büyük değer, sorumluluk duygusu. Bu duyguyla yazar “İnsan”ı yazarken büyük harfle başlayarak onu baş tacı ediyor. Hem pilot olarak göklerde savaşırken hem yerde yazarken, konuşurken davası “İnsan” olmuş.

İkinci Dünya Savaşı. Almanlara karşı savaşılmakta. Fransız ordusu ağır kayıplar vermiş. Uçakların yüzde sekseni düşürülmüş. Saint-Exupéry Fransız ordusunda pilot. Görevi keşif uçuşu. İşin acı tarafı yapılan keşif uçuşlarının hiçbir anlamı yok. Çünkü sağ salim geri dönmek imkansız gibi. Emri veren filo komutanı dahil herkes bunun farkında. Yazar işte böyle ortamda yaşadığı çok tehlikeli bir keşif uçuşunu anlatıyor. Peşinde altı Alman avcı uçağı. Güneşe doğru uçarak avcı uçaklarının görüş alanından çıkmaya çalışmakta. Bu durumda bile hayaller görüyor. Yitirilen insanlığın tekrar inşa edilmesiyle ilgili hayaller. Zaman zaman çocuk günlerine gitmeler. Savaş Pilotu’nda bu uçuşta yaşadığı halleri anlatıyor:

Şu garip köy gecesinde pek çok şeyi anlıyorum sanki. Sessizlik olağanüstü nitelikte. En küçük gürültü, bir çan sesi gibi, bütün uzayı dolduruyor. Hiçbir şey bana yabancı değil. 

Ne hayvanların böğürtüsü ne şu uzak sesleniş ne de şu kapanan kapının sesi. Her şey benim içimde geçiyor sanki. Yok olup gidebilecek bir duygunun anlamını yakalamakta acele etmeliyim…

Kendi kendime, ‘Arras’taki topçu ateşi bu…’ diyorum. Mermiler bir kabuğu kaldırdı. Bütün gün içimde yer hazırladım herhalde bu duyguya. Titiz bir yöneticiden başka bir şey değildim. Birey dediğimiz şey bu işte. Ama sonra İnsan ortaya çıktı. Ve benim yerimi aldı, hepsi bu. Oraya buraya dağılmış insanlara baktı ve halkı gördü. Kendi halkını. İnsan, bu halkın ve benim ortak noktam. İşte bu yüzden bizim Grup’a doğru koşarken büyük bir ateşe doğru gidiyormuşum gibi bir duygu vardı içimde. İnsan benim gözlerimle bakıyordu dünyaya, hepimizin ortak noktası olan İnsan.

Antoine de Saint-Exupéry / Savaş Pilotu / s.154-155

Sessizlik olağanüstü nitelikte.

Yok olup gidebilecek bir duygunun anlamını yakalamakta acele etmeliyim…

Mermiler bir kabuğu kaldırdı.

Birey dediğimiz şey bu işte. Ama sonra İnsan ortaya çıktı.

Oraya buraya dağılmış insanlara baktı ve halkı gördü.

İnsan benim gözlerimle bakıyordu dünyaya…

Gökyüzünün ortasında bir kalp… İnsanlık için atıyor. Uzun zaman hep insanla meşgul. Biriktirmiş düşüne düşüne. Neyi? Merakını, sevgisini, şefkatini, özlemini, hayallerini. Titiz bir yöneticiyken, kalbi sadece kendi için atıyorken ne oluyor da bireyliğin kabuğu kalkıyor birden. Düşünceleri gibi atılan mermiler yığılıyor üzerine. Mermiler acımasız. Niçin bu katliam? Neden bu dönülmez yola gidiş? İnsan yok edilirken hangi insanlık gelecek yerine? Kabuk kalkıyor. “İnsanlık adına derdi olan”ın kabuğun ardında gördüğü çok başka? Kan değil, cerahat değil. Başka bir şey. Umut, diriliş ve paylaşım gelecek gerçek İnsanlık için. 

Exupéry gibi olanların gözünden dünyaya bakmak ve her şeye rağmen güneşe doğru uçmak… Ve yazarak serpmek insanı tekrar inşa etmenin hikmetli incilerini.  

İnsan için bir şeyler yazdığında, bir gemiyi yüklüyorsun. Ama çok az gemi karaya ulaşabiliyor. Çoğu batıyor. Tarih içinde onların seslerini duyurmayı sürdüren çok az söz var. Çünkü ben belki çok gösterdim; ama çok az anladım.

Ve gene aynı sorun: Göstermekten çok anlamayı öğretmek önemli. Kavrama işlemlerini yapmayı öğretmek önemli.

Dolayısıyla bana gösterdiğin kişinin bildiklerinin benim için ne önemi olabilir? Sözlük gibi. Beni bu insanın ne olduğu ilgilendirir. Şiir yazmış, şiirini coşkuları ve heyecanlarıyla doldurmuş; ama açık denizde balık avlamamış. Denizin dibinden bir şey çıkarmamış. Bana ilkbaharın ne olduğunu anlatmış; ama katiyen benim içimde yaratmamış; çünkü onu yüreğimde besleyememiş.

Güçlü bir eseri fark eden mantıkçıları, tarihçileri, eleştirmenleri dinliyordum. Bu güç kendini planla ifade eder; çünkü ancak güçlü olan plan olur. Ve kentte gözüme ilk çarpan şey plansa, bu demektir ki kentim kendisini ifade etmiştir ve inşa edilmiştir. Ama kenti inşa eden kesinlikle o değildir.

Antoine de Saint-Exupéry / Kale / s.133-134

Antoine de Saint-Exupéry

Antoine de Saint-Exupéry

Exupéry, “ilkbaharı okuyucunun içinde yaratan”; oluşturan, toprağın dirilişini, ağaçların uyanışını, gökten gelen rahmetin ruha deyişini, kalbi titretişini okuyucunun dünyasında yaşatan bir sanatçı. Çünkü hayatın ve ilkbahardaki sanatın uyumunu idrak etmiş, onu “yüreğinde beslemiş.” Onun için eserlerindeki karakterler; ruhu ayakta tutan değerleri taçlandıran örnekler:

Savaşa karşı olmayan birini savaşın ne korkunç bir şey olduğuna ikna etmek istediğinizde, ona barbar muamelesi yapmayın, yargılamadan önce onu anlamaya çalışın.

Rif Savaşı sırasında düşman kabilelerin bulunduğu iki dağ arasındaki ileri karakolun başında bulunan Güneyli subayı düşünün bir. Bir akşam batı tarafındaki dağdan inen bir grup görüşmeye gelir. Oturup hep birlikte çay içerlerken birden yaylım ateşi başlar. Doğu tarafındaki dağda bulunan kabileler karakola saldırmaktadır. Görüşmeciler saldırıya karşılık vermeden önce kendilerini dağlarına göndermek isteyen yüzbaşıya şöyle derler: ‘Bugün senin misafiriniz. Tanrı seni yalnız bırakmamıza razı gelmez…’ Sonra yüzbaşının adamlarıyla birlikte çarpışıp karakolu kurtarırlar ve geldikleri gibi dağdaki kartal yuvalarına geri dönerler. 

Daha sonra aynı karakola kendileri saldırmaya karar verdiklerinde bir gün öncesinden yüzbaşıya bir elçi gönderip şöyle derler:

.Geçen akşam sana yardım ettik…

.Evet doğru…

.Senin için üç yüz kurşun harcadık.

.Evet, doğru.

Bize o üç yüz kurşunu vermen gerekir.

Ve yüzbaşı, o asil adam, onların asaletinden kaynaklanan bu iyiliklerini istismar etmez. Borcunu öder, kendisine karşı kullanacakları o kurşunları verir onlara.

İnsanın gerçeği onu insan yapan şeylerdir. İlişkilerinde hassasiyeti esas almayı, oyunu dürüstçe oynamayı, kendisine gösterilen saygıyı hayatı pahasına da olsa aynı saygıyla karşılık vermeyi bilen bu adama gelince beylik dostluk laflarıyla Arapların sırtlarını sıvazlayarak başından savsaydı aslında onların gurunu okşadığı kadar küçük düşürmüş de olacağını görebilen biri olarak eğer yaptığını eleştirecek olsanız, sizi azımsamayla karışık bir acımayla bakardı. Ve hakkı da olurdu buna.

Antoine de Saint-Exupéry / İnsanların Dünyası / s.187

İnsanın gerçeği onu insan yapan şeylerdir.
.

Nedir insanı insan yapan şeyler. Başta kendini ve kendini Yaratan’ı bilme şuuru. Tanıdıkça kainattaki yerini bilmenin haddi, edebi. Bu iman gözlüğüyle fıtrî değerlerini koruması. Sadakati, vefası. Aynı bir goncadan güle dönmek gibi özünde taşıdıklarını saflığını bozmadan fikre, hisse, hale, yaşama çevirmesi. Yani asaleti. Asalet, aslına dönmek, ruhunun cevherini ve ruhun geldiği yeri hatırlamak. Asl denen kökten sağlıklı sürgün vermek, o kökün üzerinde sağlam; soylu durmak.

Bütün bir kitap boyunca size anlattığım insanlar, kimilerinin manastıra kapanmayı seçtiği gibi, içlerinden gelen ilahî bir sese uyarak göklerde uçmayı, çöllere konmayı seçmiş insanlar. Ama, sizi öncelikle insanlara hayranlık duymaya yönlendirmişsem, amacımdan sapmışım demektir. Hayranlık duyulacak olan insan değil, öncelikle onu çıkaran topraklardır. 

İçimizden gelen ses, çok önemli bir role sahip şüphesiz. Kimileri kendini dükkanına kapatır. Kimileri de kendilerini zorlayacak başka gerekli alanlara atılır: Onların kaderlerini belirleyecek bu yönelimlerinin tohumları daha çocukluk tarihlerinde atılmıştır. Ama her şey olup bittikten sonra okunan ‘tarih’ yanıltıcıdır. Herkesin hayatında kendinden kaynaklanan yönelimleri vardır. 

Bir kaza ya da yangın gecesinde dükkân sahibinin içinden hiç beklemediğimiz büyük birinin çıktığını görmüşüzdür hepimiz. Kendi içlerindeki büyüklük hakkında hiç yanılmaz artık o insanlar. O yangın gecesi hayatlarının gecesi olarak kalacaktır akıllarında. Yeni fırsatlar yakalayamadıkları, uygun zemini bulamadıkları, sarılacakları bir dinleri olmadığı için kendi büyüklüklerine inanmadan uyumuşlardır yıllarca. İçinden gelen ses insanı özgürleştirir. Ama insanın da içinden gele sese özgürlük tanıması gerekir.

Antoine de Saint-Exupéry / İnsanların Dünyası / s.174

Kendini aşmak: Bu insan halinin büyük mükellefiyetidir; ancak bir başkası vardır ki ondan önce davranıp aynı anda onu sürdürür; kendisine üstün gelerek; kutsal insan, kendini aşandır. Soyluluk ve kutsiyet insan halinin mükellefiyetleridir.

Frithjof Schuon / Yansımalar / s.18

Kolayı seçerek kendimizden kaçarsak ilahî yönlerimizi, kutsiyetimizi kaybediyoruz. İnsan olarak varlık ağacının özü ve meyvesi olduğumuzu unutuyoruz. Çünkü çok koşturuyor, çok çalışıyor, çok üretiyoruz. Yaşamımızı kolaylaştıracak, bize zaman kazandıracak robotlar her alanda çoğalıyor. Yorgunluk yok, şikayet yok, zaman kaybı hiç yok. Sanayiden tıbba kadar her alanda elimiz, ayağımız oluyorlar. Ama asla yüreğimiz değiller. Asla ruhumuz, kalbimiz, sadakatimiz, sevgimiz olamazlar. Gittikçe insanlığımızdan kayan asaletin, gittikçe kaybolan Allah’ı hatırlatan çizgilerin, hallerin sebebi ne?

Biz yalnızca dünyaya saplanıp kalan ve onun tarafından yönlendirilen ‘falanca bir benlik’ değiliz. Biz aslında Allah’ın huzurunda duran ve O’nun tarafından yön verilen ‘öylesi bir benlik’iz.

Frithjof  Schuon / Yansımalar / s.19

Allah’ın yönlendirdiği benlik; zamanın, mekânın ve hayatın sultanıdır. Gülün kokusuna meftun bülbül gibi, gül kokulu ahlâkın bülbülü de çok olur. Asil insan dik duruşludur. Basit oyunların peşinde olmaz; fırsatçı değildir. Onun güzel huyu imtihan denizinde inen çıkan dalgalara karşı rehberidir. Koskoca denizde kaybolmak ve boğulmak riskiyle titrerken bir sahil görüntüsü kadar ne sevindirir kazazedeyi? Bu denizde “kendi adası”nı keşfedenden daha huzurlu kim vardır?

Paylaşın.

Yazar Hakkında

1 Yorum

  1. Bu din, bu kültür, bu değerler dizisi, bu davranış biçimi, başkaları değil de bunlar, bir insanın içinde bir bütünlük hissi yaratıyor, onun içinden hiç bilmediği bir asalet doğuyorsa, bu demektir ki o insanın gerçeği bu değerler dizisinde, bu kültürde, davranış biçimindedir. Peki ya mantık? O da hayatı anlamak için uğraşıp duracak.
    Antoine nin bu söylediği iyi tefekkür edelirse birçok anlam yerine oturacaktır. Teşekkürler emeğinize yüreğinize sağlık.

Leave A Reply