Eğer Bir Gün Afrika’daki Çöle Yolunuz Düşerse

0

Gökyüzüne bakın. Kendi kendinize sorun: Yedi mi? Yemedi mi? Ne kadar çok şeyin değiştiğini göreceksiniz…

Hiçbir büyük bunun ne kadar önemli bir sorun olduğunu anlayamaz!

Antoine de Saint-Exupéry / Küçük Prens / s.115

Yedi mi? Yemedi mi? Bu soru ancak merak eden, sorgulayan, önem veren bir şuura ait. Kişiliğinin altından çok suların geçtiği pilota ait. Bu hal, gülünü koyundan koruma sorumluluğu. Yerse ne olacak, yemezse ne olacak? Ne değişecek? Neden pilota göre çok şey değişecek?

Çünkü şuurlu olan biri için çok şey değişecek. Şuur, insanın kendisine verilenleri onunla görebileceği ve değerlendirebileceği ışığa benzer. Işık yoksa her şey el yordamıyla aranır. Çoğu bulunamaz. Şuursuz insan, kendini de bulamaz. Nefsinin ne olduğundan habersizdir. Ruhunu ayrı, kalbini, aklını, bedenini ayrı kefelere koyar ve dengeyi kaçırır. Bu dünyaya niçin geldiğini, ne yapacağını bilemez; nerden gelip nereye gideceğinden habersiz iki boşluk arasında kalmış bir şaşkındır. 

Yaradan bu ışığı insana vererek nefsinin ne olduğunu bilsin istemiş. Onu kötülüklerden korumasını, yolda ayağının kaymamasını dilemiş. “Nefsini kötülüklerden arındıran felaha ermiş” fermanıyla hayatın, varoluşun hakikatini açıklamış. Zararlı bakterilerden korunan yiyecek, insana gıda olur. Korunmazsa bozulur, çöpe atılır. Kötülüklerden korunan nefis hayatın, manevî yolculuğun gıdasıdır. Korunmazsa hayata ve yolcuya zarardan başka bir şey getirmez. Yollar karışır. Denge bozulur ve yolcu düşer. “Onu kötülüklere gömen de ziyan etmiştir.” 

Ziyan gören sadece insan mıdır? İnsanı ilgilendiren her şey; zaman, toplum, dünya bu zarardan payını acımasızca alır. En acımasız katil de bir zamanlar çocuktu ve masumdu. Savaşı doğuran, yuvaları dağıtan, varlığı katleden nedir? O nedenle yaradılış özündeki masumiyeti kaybeden “büyük bunun ne kadar önemli bir sorun olduğunu anlayamaz!”

Bu, benim için dünyadaki en güzel ve en hüzün dolu görüntü. Bir önceki sayfadakinin aynısı, ama unutmanızı istemediğim için bir daha çizdim. Küçük Prens’in Dünya’da belirdiği ve sonra da yok olduğu yer burası. 

Antoine de Saint-Exupéry / Küçük Prens / s.115

“Benim için dünyadaki en güzel ve en hüzün dolu görüntü” dediği ve “bir daha çizdiği” yerin sırrı nedir? O yer, pilota neden hem güzel hem hüzünlü gelebiliyor?

O yer, pilotun hakikati bulmaya attığı ilk adım. Ruhunun arınacağı yolculuğa çıktığı nokta. Yaşamının gölgelerden sıyrılarak güneşin ışıklarına sarıldığı pencere. Ab-ı hayata ilk susuzluk çektiği zemin. İçindeki tohumun, filizini gösterdiği toprak. Sadece şekli görebilen gözlerinin ötelere açıldığı basiret. Yıllarca ettiği sessiz feryadına göklerden gelen yankı: Yaradan’ın sonsuz rahmetini davet eden “içindeki çocuğun” masumiyeti.

Pilot, bu manevî cevherlerle dolu hazinenin kapağını burada açacaktır. Onun için “en güzel”dir. Bir yıldızdan gelen Küçük Prens, aynı yerden dönecektir geldiği yere. Ayrılık hüzün renklidir. Hemen çabucak boyar her yeri. Onun için “en hüzün” dolu görüntüdür. Ve pilot ikinci defa çizer hüznün düştüğü noktayı.

 

…ama unutmanızı istemediğim için bir daha çizdim.
.

Bir olayın çözümünde en etkili nasihatçi, benzer olayı yaşayıp tadını bilen ve unutmayandır. Pilot kendi çektiklerini başkaları çekmesin diye bizlere adeta hatırlatmada bulunuyor. “Bir daha çizdim”de sanki “Dikkat et kardeşim. Bu yer bir çıkış, kurtuluş noktası. Her yaradılışta olan bu kapıdan sen de açıl insanlığına, hakikatine” der gibi.

Çok dikkatli bakın ki, eğer bir gün Afrika’daki çöle yolunuz düşerse tanıyabilesiniz. Bu noktaya geldiğinizde lütfen acele etmeyin. Yıldızın tam altında biraz durun. 

Antoine de Saint-Exupéry / Küçük Prens / s.115-116 

Çok dikkatli bakın ki, eğer bir gün Afrika’daki çöle yolunuz düşerse tanıyabilesiniz.
.

Ne güzel bir uyarı… İçindeki çölü fark edebilmek muazzam bir fırsat bu dünyada. Acizliğini, hiçbir şeye malik olmadığını anlayabilmek bir nimet. Dikkatle bakabilen, bu çölü görebilecektir. Çöle düşmek, kuyuyu bulmaya hak kazanmak gibi. Ve çölde adımlanan her mesafe, ruhun yavaş yavaş vahanın kokusunu aldığı ve rahatladığı hal. 

“…lütfen acele etmeyin. Yıldızın tam altında biraz durun.” diyorsun sevgili yazarım; ama çoğunlukla duramıyoruz. Çünkü büyüklerin arzuları ve tercihleri çocuğunkini geçince hırsla hızlanan yaşam gözlerimizi kör ediyor. Bizler büyüklerimizden dolayı çocuk olamadık. Kendimizden dolayı da çocuk kalmayı beceremiyoruz. Ne hayaller kaldı ne saf niyetler… Yıldızlara durup da bakacak, çocuğu dinleyecek zamanımız yok. Bakmasını bilemezsek yıldız neylesin? Durup dinlemesini beceremezsek zaman neylesin? 

Son zamanlarda çocuklarımız çabuk büyümeleri konusunda baskıya maruz kalıyorlar. İyi de ne demek çabuk büyümek?

Dâhi bir çocuk beklentisi içinde olan ebeveynler, çocuklarına zihinsel açıdan hızla gelişmeleri için baskı yapabiliyor. Başarının yetişkin dünyasındaki ölçütleri, çocuklara adeta şırınga ediliyor. Çocuklar hep bir adım daha ileri gitmeleri konusunda zorlanıyor. Sorun şu ki; zihinsel zorlamalara rağmen, çocukların duyguları aynı hızla gelişmiyor. Duygular, hızlandırılması mümkün olmayan kendine has bir zamanlama ve ritme sahip.

Çocukların büyümek, öğrenmek ve gelişmek için zamana ihtiyacı var. Neticede çocuk yetiştiriyoruz, hormonlu domates değil! 

Kemal Sayar / Yavaşla Bu Dünyadan Bir Defa Geçeceksin / Hayatın Ritmi / s.16-18

Ve eğer gülen, altın saçlı, sorularınıza yanıt vermeyen küçük bir adamla karşılaşırsanız, onun kim olduğunu biliyorsunuz. Eğer böyle bir şey olursa, ne olur beni de rahatlatın; döndüğünü haber verin bana.

Antoine de Saint-Exupéry / Küçük Prens / s.116

Hâlâ yaşadıklarının ve keşfettiklerinin etkisiyle allak bullak olan pilot sonra ne yapmamız gerektiğini söyler bize. Bunun için, Küçük Prens’in gittiği zamanki resmi yeniden çizer ve orayı ileride hatırlayabilmemiz için dikkatle bakmamızı ister.

Bizim de kendimize yeterince zaman tanıyıp, Descartes’ın öğütlediği ve Saint-Exupéry’nin resimlediği gibi, varoluş anlamı veren özü bulmamız gerektiğini anlatır.

Kalıcı olmayı istemeli, kendimize sadık olmayı arzulamalıyız. Çünkü eğer bizi yöneten, hareket ettiren, bize anlam veren ve aydınlatan bağlarımızın çok uzun olduğunu bahane edip çocukluğumuza ihanet edersek, hayattan bekleyebileceğimiz hiçbir şey kalmamış demektir.

Jean-Philippe Ravoux / Küçük Prens ve Felsefe / s.95

“Varoluş anlamı veren öz”ü bulabilmek, gezegenleri gezerek nefsi arındırmaktan geçiyor. Bu da ancak şuurun yanında sönmemiş vicdanın, iradedeki kuvvetin gerçekleştirebileceği bir şey. Adam sende diyenlerin, bana ne bencilliğine batmışların anlayamayacağı bir his. Belki de bu nedenle Exupéry çağının garibidir.

Kim anlayabilir garibi kendinden başka? Yücelere çıkıldıkça yalnızlaşan tepelerin hüznünü hakikat yolcusundan daha iyi kim bilebilir? Uzak âlemlere dalarken dağlarca hayalleri kim seyreder, kim görebilir? Düşüncesi ufuk olanın dermanı, yücelerden gelir. Çünkü güneşin tecellisi ilk önce dağlara vurur. Tepelerde yankılan tecelli bağları, bahçeleri güldürür.

Exupery’nin ‘Küçük Prens’inden bize kalan yüreğimizin huzursuzluğu ve umududur. 

Pilotun Küçük Prens’in koyununun ağızlığını bağlamak için bir kayış çizmeyi unutmuş olması, içimizi huzursuz etmeye devam eder. Koyun her an gülü yiyebilir. Korkusuz yaşam yoktur. 

Mathias Jung / İçimizdeki Küçük Prens / s.134

Her çağın uğraştığı sorunlar, olaylar farklı olabilir. İhtiras, savaş, zulüm, fesatlık, adaletsizlik… Ama değişmeyen ortak şey, bütün olumsuzluklara sebep olan insandaki nefsin varlığı. Hangi alanı başıboş bulursa oraya yılan gibi çörekleniveriyor. 

20. yüzyıl kişisel olmayan savaş çağıydı. 21. yüzyıl ise kişisel fesat çağı gibi görünüyor. Öfke termometresi çok yüksek. Aileler kavga ediyor, iş arkadaşları çekişiyor, siber kabadayılar terör yaratıyor, mahkemeler tıklım tıklım ve fanatikler masumları katlediyor. Aşağılayıcı “yorumcular” medyayı batağa çeviriyor; ne kadar acımasızca saldırırlarsa o kadar çok para kazanıyorlar. Yükselmekte olan bu çatışmanın ateşi bizi hasta edebilir.

Stephen R. Cover / Hayatın En Zor Sorunlarının Çözümü / 3. Alternatif

İçimde, damarlarımda cıva gibi akan, tutamadığım, zapt edemediğim nefis. Beni, yuvamı, toplumu ve dünyayı talan eden nefis. Sana bulandıkça insanlığımı kaybediyorum. Kendime saygımı, her şeyimi… Kaybetmemek için yollara düşmem gerekiyor. Çünkü çözüm “senden yine sana” olacak yolculuğun sırrında, sende gizli olan renklerdeymiş. Yolcunun gayretinde, yürekten dökülen terdeymiş. O renkleri bulabilirsem, iç âlemim değişecek, yuvam, çevrem ve dünya değişecekmiş. Bana en güzel yakışan adımı bulacakmışım: “İnsan”ı. İnsan gibi insan olabilmeyi. 

Öyle bir çağ ki, ne ‘insan’ın farkında, ne de ‘asıl deprem’in. Ve bu nedenlerdir ki, insanın bozuluşu her alana yansırken seyirci kaldı gözler. Evet, bu önemsenmeyen deprem, gerçeğin uzağında yaşayan insandaki depremdir. Bu depremle her an parçalanıyor, eksiliyor, sönüyor insan kalbi. 

İnsan, uyandırılmaya muhtaç. İnsan, evrendeki konumunu bilmeli. İnanç ve erdemle güçlendirilmeli insan. İnsan işte o zaman mikroptan kaçarcasına olumsuzluklardan kaçar. İnsan, iç dünyadır. İnsanın evrendeki ahenge kalbini açışıyla başlar hayatta her iyilik.

‘İnsan’ olunca, yapılan işler, Allah’a hizmetin yansımaları olarak meyvelerini verir. Ancak ‘insan’ın elinde erdeme dönüşür güç. Eğer “insan” olmazsa tutku ve çıkarların aracı olur insan. Özetle söylenirse, acıyan kalbi ürperen vicdaniyle güçlü insana ihtiyaç var. Buna ‘çocuk’la ulaşabiliriz ancak. 

Kemal Ural / Çocuğu Görmüyor Bu Nasıl Cahil Bir Çağ?

Küçük Prens sayesinde Saint-Exupéry’nin insana saygı dediği şeyi de yüreğimizde taşıyabiliriz.

Dostluk adlı yazısında yazar bizlere vasiyetini bırakır: İnsana Saygı!

İnsana saygı insanların yüreğinde kök saldığında, insanlar bir gün kendi kendilerine tekrar sosyal, politik veya ekonomik sistem kurabilecek kadar ileri gidecekler ki bu sistem insana saygıyı sonsuza dek teminat altına alacaktır. 

Bir medeniyet öncelikle özde kurulur. Her şeyden evvel güvenilir bir sıcaklığı körü körüne arzulamak insana mahsustur. İnsan ateşe giden yolu yanıla yanıla bulur.

Mathias Jung / İçimizdeki Küçük Prens / s.134-135

Yol ilerledikçe renklerden birini buluyorum. Birini daha, az ilerde birini daha. Ne güzeller…

O renkler saflık, sevgi, merhamet, doğruluk, iyilik… daha niceleri. Hepsi içimdeki huzura açılan kapılar. Hepsi seher yeli gibi ruhuma iyi geliyorlar. 

İşte o zaman Yaradan’ın emanet ettiği ve beni ben yapan benliği, kalbimi, gözümü, dilimi, ellerimi, her şeyimi O’nun hoşuna gidecek şekilde kullanabileceğim, veriliş amacına göre değerlendirebileceğim. Bunun için çıkmadım mı yola? Ve bu yol sonsuz bir saadeti getirecek. Adına felaha kavuşmak, selamete varmak denilecek. Seni arındırmaya yola çıkmayı göze almayanın hali yaman. Selamete götürmeyen yolculuk gittikçe büyüyen kambur. Gündüzü eğri, gecesi karabasan.  

Ne olduğumuz, Allah’tan bize bir hediyedir; ne hale geldiğimiz ise, bizden Allah’a bir hediye…

Anonim

Hediyeleşme, hem de Allah’la kulu arasındaki hediyeleşme. Teşekkür ne güzel ifade ediliyor. Şükrün en güzel manası, hayatımızı O’nun rızasına göre değerlendirmek. Bu teşekkür aslında insan olarak bizim sağlığımız, toplum olarak bizim selametimiz demek. Exupéry de buna inanmış bir insandı ve sorumluluk, sadakat, gaye insanı olmak, paylaşım, dostluk gibi değerleri hep savundu. Eserlerindeki kahramanları, hep bu değerlerin rol modeli olarak sundu. Kale’de reisin ağzından insanlara manevî gelişim adına söyledikleri bunun delili:

Bu nedenle eğitimcileri getirttim ve onlara şöyle dedim:

‘Küçük insanlar arasındaki insanı öldürmek gibi bir göreviniz katiyen yoktur ve bu insanları bir karınca yuvası hayatı yaşamaları için karıncalara dönüştüremezsiniz. Çünkü insanın az ya da çok dolu olması benim için çok önemli değil. Benim için önemli olan, insanın az ya da çok insan olması. Ben öncelikle insanın mutlu olup olmayacağı sorusunu sormuyorum. Hangi insanın mutlu olacağı sorusunu soruyorum. Ve ahırdaki hayvanlar gibi doymuş, tatmin olmuş yerleşiklerin zenginlikleri beni ilgilendirmiyor.’

‘Onları içi boş formüllerle asla doldurmayacaksınız, onlara yapılarla yüklü imajlar vereceksiniz.’

‘Onları asla ölü bilgilerle donatmayacaksınız. Onlarda kavrayabilecekleri, yakalayabilecekleri bir üslup oluşturacaksınız.’

‘Yeteneklerini sadece şu ya da bu yöne kolayca eğilim duyup duymadıklarına göre değerlendirmeyeceksiniz. Çünkü kendisine rağmen çok çalışan daha uzağa gider ve daha başarılı olur. Dolayısıyla her şeyden önce sevgiye önem vereceksiniz.’

‘Saygıyı öğreteceksiniz, çünkü ironi tembel öğrencilerin işidir ve yüzlerin unutulmasıdır.’

‘İnsanın maddiyatla bağlarını koparmak için çalışacaksınız. Ve insanı küçük insanın içinde yaratacaksınız ve öncelikle bu amaçla, ona insanlarla iletişim kurmayı öğreteceksiniz; çünkü iletişim olmazsa insan kurur.’

‘Onlara derin düşünmeyi ve dua etmeyi öğreteceksiniz; çünkü bunlar ruhu yüceltirler. Ve sevgiyi öğreteceksiniz. Çünkü sevginin yerini hiçbir şey alamaz! Ve kendini sevmek, sevmenin zıddıdır.’

‘Öncelikle yalanı cezalandıracaksınız ve hiç kuşkusuz insanın ve büyük olasılıkla kentin uydurabileceği dedikodu ve iftiraları cezalandıracaksınız. Ama güçlü insanları yaratan sadece sadakattir. Çünkü sadakatin bir yerde olması ve başka bir yerde olmaması diye bir şey düşünülemez. Sadık olan her zaman sadıktır. Ve çalışma arkadaşına ihanet edebilen asla sadık değildir. Benim güçlü bir kente ihtiyacım var ve bu kent gücünü insanların çürümesinden almayacaktır.’

‘Onlara mükemmellik zevkini öğreteceksiniz; çünkü her eser Tanrı’ya doğru bir yürüyüştür ve ancak ölümle biter.’

Antoine de Saint-Exupéry / Kale / s.106-107

“Ve eğer gülen, altın saçlı, sorularınıza yanıt vermeyen küçük bir adamla karşılaşırsanız, onun kim olduğunu biliyorsunuz.” Karşılaşana ve bilene ne mutlu! Altın saçlı küçük adam. İçimizdeki Küçük Prens. Altın saçlarıyla bilgemiz, aydınlığımız. Masumiyetiyle hayata yeniden baktığımız temiz bakışlarımız. Gülücükleriyle sevgimiz, umudumuz. Onu bulduğunda kendini bulmuş say. Çünkü çocuk kalbi hakikate, Yaradan’a bizlerden yakın. Onu bulan göklere başka bakar. Varlığın sesini başka dinler. Sorularımıza neden cevap vermez? Anlamadığından mı? Anlam filtresinden geçirmek istemediğinden mi? Exupéry’nin Küçük Prens’i sevginin, kalbin sembolüyse o bizim çıkara, yalana, riyaya bulanmış nefsimize, yapmacık sözlerimize, ölçüsüz arzularımıza tabii ki kapısını açmak istemeyecektir. 

Noksan olan şeyin ‘insan’ olduğu açık. Her şey gibi, biraz dikkatle bakılsa bu deprem enkazı da bir şeyi gösteriyor. Yıkıntılar içinde ‘bozulmuş bir insan silueti,’ ‘Bakıp, anlayın!’ diye haykırıyor gerçeği. Fakat hâlâ düşüncenin bir atılımı yok. Küçük başlangıçlarla oluşan sonuçlardan, çocukla başlayan büyüyen bir öyküden hiç kimse söz etmiyor. Ve kimse kendini sorumlu hissetmiyor. 

Deprem, inançsızlıktır… İnsanın ruh boşluğuna terk edilişidir deprem… Hayatın anlamını kaybediş, duygudan, düşünceden yoksunluk, insanı hırsa iten, kukla yapan tutkular asıl fay hatlarıdır. 

Bir yalanla yaşıyor, öğünüyor insanlar. Bitkisel hayattan insanı kurtaran, hayatın doğru bir yorumunu veren yepyeni bir eğitim sistemine muhtacız. İnsanın yeniden inşası gerekiyor. 

‘İnsan, tohumunu ambarda saklayarak ‘buğday’ı korur.’  Antoine de Saint-Exupéry

Peki sen nasıl koruyorsun çocuğu??? 

Kemal Ural / Çocuğu Görmüyor Bu Nasıl Cahil Bir Çağ?

Koyun özgür olduğu için gülün tehlikede olduğu; nefsin kalbi devamlı taciz ettiği bir dönemi yaşıyoruz. Bundan en büyük darbeyi de evlilikler, aileler ve çocuk alıyor. Fanus devamlı açık. Koyunların ağızlarında ağızlık kayış yok. Ve çocuk böyle bir gezegende korunamadan büyüyor. Gelişmiş bedeninin içindeki masumiyeti unutarak büyüyor. Özünden gittikçe uzaklaşan insanoğlu, adeta hazinenin üzerine oturmuş ondan haberi olmayan bir fakir gibi. Oysa her çocuk apayrı bir cevher, apayrı bir define. Asla bizim doymayan nefsimizin kurbanı olmamalı. Hansel Gretel’deki üvey anne gibi, manevî değerlerin huzurundan uzaklaştırılmamalı; ormandaki cadı gibi, nefsimize lokma olsun diye tıka basa doyurulmamalı.

Paris-Soir için yazdığı yazılar büyük beğeni topladı. Daha sonra İnsanların Dünyası adı altında yayımlayacağı romanının son bölümüne de alacağı bir yazının yeri ise çok farklıydı. Aynı trende birlikte yolculuk yaptığı Polonyalı işçileri tanımlarken, onun için anlatılacak en önemli şeyin gerçekten de önce insan ve hayat olduğunu anlıyoruz.

İnsanların tek kalıptan dökülmesi onu tedirgin eder. Ancak yapabileceği bir şey yoktur. Küçük Prens’in bir provası yapılıyor gibidir. Her çocuğun yetişkinliğe geçişte yitirdiği o masumiyet ve özden kopuşa büyük bir hüzünle gönderme yapar:

Mehmet Coral / Çöle Düşen Yıldız / s.164

Bu insanlar kaderlerinden şikâyet etmiyorlar. Benim içimi acıtan merhamet değil. Sonsuza kadar kapanmayacak bir yara için üzülmenin faydası yok. O yarayı kendi üzerlerinde taşıyanlar bunu hissetmiyorlar bile. Burada yara alan, zarar gören, insanlar değil, insanlığın ta kendisi. Acımaya inanmam, bahçıvanın bakış açısı.

Benim içimi yakan aşevlerinde dağıtılan çorbanın onları iyileştirmeyecek olması. Benim içimi yakan, ne bacaklarındaki yumrular, ne sırtlarındaki kamburlar, ne de bu çirkinlik. Biraz da hepsinin de içindeki katledilmiş Mozartlar.  

İnsana can verebilecek olan ruhtur sadece, çamura soluğunu üflediğinde.

Antoine de Saint-Exupéry / İnsanların Dünyası / s.197-198

Çocuk ruhunun soluklanamadığı dünya, iyice daralıyor. Artık ciğerlerimizi taze havayla doldurabilmek için yücelere çevirmeliyiz yüzümüzü. Herkesin ferahlayacağı noktayı Exupéry bize gösteriyor:

Pilotun iki kez çizdiği “Küçük Prens’in Dünya’da belirdiği ve sonra da yok olduğu yer.”  

O noktadan uzatarak ellerimizi, bize uzanan masumiyetin ellerine sarılmalıyız. Nuruyla aydınlanmalı, saflığıyla tazelenmeli, yüreğinin ısısıyla çözülmeliyiz. İşte ancak o zaman üzerimize yapışanlardan kurtulabileceğiz. Kimse bizden yeniden çocuk olmamızı istemiyor. Çocuk gibi hoplayıp zıplamamız, dertlerden uzak yükümlülüklerin olmadığı bir ruh haliyle oyuncaklarımızla oynamamız da beklenmiyor. Bizden beklenilen, çocuk yaradılışındaki “hazine”yi bulmak.  

Bir medeniyet öncelikle bireyin özünde kurulur. Bu öz, İçimizdeki Küçük Prens’tir; yaşama sevinci, masumiyeti ve bilgeliğiyle ‘İçimizdeki çocuk…’ Büyük İspanyol viyolonselist Pablo Casals, ‘İçimizdeki Küçük Prens’in sırrını mükemmel bir biçimde dile getirmiştir:

Ne zaman okulda çocuklarımıza
Ne olduklarını öğretecekler?
Her bir çocuğa şunu söylemeliler:
Sen ne olduğunu biliyor musun?
Sen bir mucizesin.

Senden bir Shakespeare olabilir
Bir Michelangelo, bir Beethoven
Senin olamayacağın hiçbir şey yok.
Evet, evet, sen bir mucizesin
Bir yetişkin olduğunda,
Tıpkı senin gibi
Bir mucize olan
Bir başka insana acı verebilir misin?

Mathias Jung / İçimizdeki Küçük Prens / s.134- 135

Biz dünyalı pilotlar kendimizi bilmeden, Yaradan’ın bizden ne istediğini anlamaya çalışmadan, verilen hayatın bizden ne beklediğini bilinçli bir nazarla görmeden sadece yaşamak için yaşamaya çalışmakla doğru yolda olduğumuzu sanıyoruz; ama öyle olmuyor. 

Ne zaman motor bozulacak, ne zaman uçağımız çöle düşecek? Ve ne zaman gülen küçük adamlarla, küçük kadınlarla karşılaşacağız?

Paylaşın.

Yazar Hakkında

Leave A Reply