Beşliler

0

“Kayıp Silmariller” yazı dizisi, aslında bir gizem halinde olan Silmariller’in mahiyetini, Tolkien’in eserlerindeki “Dil ve Müzik” ilişkisi hakkında fikir yürütmeye dayalı his ve düşünceler ışığında ortaya çıktı.

Tabii ister istemez gerek müzik gerekse dil olsun, tüm bu konular üzerine karşılaştırmalı bir araştırma yahut bir tezin varlığı ile ilgili merak bizleri “The Unanswered Question” yazı dizisi ile karşılaşmamıza vesile oldu.

Bu sebeple “Negatif Armoni – Bölüm 2 yazısında girişini yaptığımız ve “The Unanswered Question” serisinde de detaylı şekilde anlatılan Müzikal Fonoloji, Müzikal Sözdizimi, Müzikal Anlambilim konularına Bernstein’ın nasıl baktığını kendi sözleri ile aktarırken eş zamanlı olarak Tolkien’in dil ve müzik metaforundaki olası paralellikleri bir kısım tahminler ile siz değerli takipçiler ile paylaşmaya çabalayacağız. 

Müzikal Fonoloji

Disiplinler arası değer duygusuna önem veren biri olarak Bernstein bir şeyi bilmenin en iyi yolunun başka bir disiplin bağlamında olduğunu ve Harvard’da altı bölümden oluşan konuşma serisinin de bu ruhla ortaya çıktığını belirtiyor. Bernstein, Aaron Copland’ın Piyano Varyasyonlarını analiz ederken şaşırtıcı bir keşif yaptığını, tüm kompozisyonun özü olan şu dört notanın,

Leonard Bernstein – “The Unanswered Question”

Bach’ın C-sharp minör eserini oluşturduğunu, eş zamanlı olarak da Ravel’in İspanyol Rapsodisi’nin ilk sloganı olarak, başka bir düzen ve anahtarla zihninde parladığını söylüyor. Hatta bir dönem Doğu müziğine olan tutkusundan ötürü, aniden bazı Hindu müziklerinde de aynı notalarla karşılaştığını özellikle belirtiyor. 

Bu dört notanın, birçok farklı kültürdeki müziklerin köklerindeki varlığını keşfinden sonra, dünya çapında doğuştan gelen bir “Müzikal Gramer” fikrinin, her ne kadar bu fikir kendisini eskiden bu yana rahatsız etmiş olsa da son yıllarda insan konuşmasının altında yatan benzer bir “Evrensel Gramer” fikrine dayanan olağanüstü materyallerin farkındalığından ötürü bu fikrin olumlu yönde etkisi altında kaldığını belirtiyor. Böyle bir tespitin ardından alanında tek olmamasıyla birlikte daha popüler olmasından dolayı yeni dil alanında, insan konuşmasının altında yatan ve etkileyici evrensel gramer fikrine dayanan Chomskyan akımından derinden etkilendiğini söylüyor.

Bu düşüncesini besleyici mahiyette de zihin denen şeyin gizemine atıfta bulunarak, neden böyle konuştuğumuzu derinlemesine inceleyerek – dilin mantıksal ilkelerini soyutlayarak – daha geniş bir anlamda nasıl iletişim kurduğumuzu, müzik yoluyla, genel olarak sanat yoluyla ve nihayetinde tüm toplumsal davranışlarımızla   keşfedebilecek bir konumda olabileceğimizi, özellikle de bunu zihinsel başarabileceğimizi belirtiyor.

Bu başarıyı elde edebileceğimizin sebebini, dilin insan türüne özgü bir kavram olduğu, doğuştan gramer yeterliliği hipotezinin varlığı ve evrensellikten ötürü genetik olarak bahşedilmiş bir dil fakültesine sahip olduğumuz fikriyle savunuyor. Şu sorular ile izinin daha somut takip edilebileceği başlıklara bizi yönlendiriyor.

Peki ya müzik? İnsanın duygusal varoluşunun bir tür gizemli sembolizasyonu olan müzik… Müzikal evrenselliği, dilbilimsel analoji olarak böylesine bilimsel bir yöntemle nasıl araştıracağız? Psiko-dilbilim ve sosyo-dilbilim gibi neden bir müzik-dilbilim üzerine çalışma olmasın? Böylelikle “Müzikal Fonoloji”, “Müzikal Sözdizimi”, “Müzikal Anlambilim kavramları üzerine cevaplar aramaya başlıyor. 

Bernstein sözlerine, geçmiş zamana ait ve yoğun bir şekilde de eleştirel bakışa sahip olduğu şu cümle hakkında tekrar olumlu hisler beslediğini açıklamasıyla başlıyor: 

Müzik, insanlığın evrensel dilidir.
.

Aslında bu eleştirisinden vazgeçmesine, müzikal ve dilbilimsel prosedürler arasında inşa edilebilecek analojilerin, Evrensel Dil hakkındaki bu basitleştirilme olgusunu çürütülebilir ve açıklığa kavuşturabilir bir fırsat oluşturabileceğine dair inancı sebep oluyor.

“Evrensellik” büyük ve tehlikeli bir kelimedir. Benzerliği ifade ettiği gibi aynı zamanda çeşitliliği de ifade eder. Bu paradoks, dilbilimsel çalışmanın tam kalbinde yatmaktadır, çünkü bir dilbilimci, belirli bir dili, hatta bir dil ailesini araştırırken, açıklayıcı bir dilbilgisi oluşturmaya çalışırken, aynı zamanda farklı diller veya dil aileleri arasındaki temel benzerlikleri de araştırmaktadır. Dilbilimcilerin analizleri, tüm insan dilleri için, aslında hem bilinen hem de bilinmeyen tüm olası insan dilleri için geçerli (umdukları) kurallar dizilerini türetebilmenin nasıl olacağı sorusunu sormaları ile başlıyor. Zira bu bir zihin sıçrayışı olabilecek kadar değerli bir kavram olarak ortaya çıkıyor. Bernstein dilbilimcilerin bu görevde “Özlü Evrenseller” denilen şeyi aramak ile kendilerini mantıklı bir çıkışa götüreceğini belirtiyor.

Tüm diller ortak olarak belirli fonemleri, yani doğal olarak fizyolojik yapısından kaynaklanan minimal konuşma birimlerini paylaşır. Ağızlarımız, boğazlarımız ve burunlarımız, hepimiz bu özellikleri paylaştığımız için, AH sesini de aynı şekilde paylaşırız, örneğin sadece ağzı açıp seslendirerek üretilen bir AH sesini her normal insan, herhangi bir dilde yapabilir. Sesli harf ağız boşluğunun şekline veya kişinin sosyal geçmişine göre değişebilmesine rağmen, varyantları üretilerek yapılan hiçbir istisna yoktur. Ama olsa bile bunların hepsi temel ses birimi AH’ın versiyonlarıdır ve bu yüzden evrensel kabul edilmelidir.

Bernstein’ın bahsettiği AH sesini ilk duyduğumda bu ses ile ilgili ilk hissiyatım bir şaşırma ve şaşkınlık halinin ifadesi gibiydi. Yine bir dostum ile bu konuyu eş zamanlı müzakere ederken, ondan gelen şu yorum da gerçekten çok ilginçti. Acaba Elest Bezm-i’ndeki Ruhların ilk kez duyduğu “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” hitabıyla adeta ilahi bir musiki gibi her yeri aydınlatan o ışık gibi suale karşılık “Elbette Rabbimizsin!” cevabının hatırasının her insanın yaradılışında kodlanması ve dünyaya düşme halinde bu temel AH sesini çıkarma ve olası her beklenmedik durumda doğal bir şaşırma halini, dolayısıyla düşüş öncesini bize hatırlatan bir ilksel/kök bir ses olabilir miydi? 

Bu AH sesi ile alakalı bir kısım müzisyenlerin çalışmalarını incelediğimizde insanın ilkel sesine ya da temel sesine (Primal/Primitive Voice) ulaşabilmek için farklı birkaç yöntemin var olduğu bilgisi ile karşılaştık. Vokoloji alanında dünya genelinde uzman ve duayen Dr. İlter Denizoğlu, Uluslararası Fonetik Alfabe’deki Schwa harfinin fonetiğini, öksürmek fiilini yaparak ulaşılabileceğini ve bu doğal öksürme fiilini zihnimizde ikiye bölüp, birinci kısım Öhhaaa…  olurken ikinci kısmı seslendirdiğimizde ilkel sesimize ulaşabileceğimizi belirtiyor.  Öhh / Haaa tabii burada ki (a) sessiz harfini fonetik olarak seslendirirken Schwa (ǝ) gibi düşünmemiz gerekiyor.

/ə/ Sesi

Bir kısım tiyatro eğitimlerinde, kişinin bir eküri yardımı ile kendini geriye doğru serbest düşüş halinde bıraktığında da ilkel sese ulaşabildiği gözüküyor. 

Jean-René Toussaint’ın Wilma Theater İlkel Ses Atölyesi 

İlginç bir tevafuk ki, tiyatro çalışmasındaki eğitmen ilkel sesi öğrencilerine nasıl bulabileceklerini gösterirken ki oluşan vücut şekli adetâ bir düşme anını anımsatıyor. Bebeğin dünyaya ilk gelişi ile çıkardığı ilk sesin de yine benzer şekilde olması, zaman içinde oluşan fonetik sapmaları baz almadan insanlığın yaratılışındaki derin ortak kökenleri düşününce gerçekten kodlanmış bir ses/müzik/dil gramerinin varlığına işaret ediyor olabilir mi?

Bernstein bu noktada anahtar olabilecek “Ortak Köken” kelimesinden yola çıkıyor. Tarih boyunca geriye gidildiğinde tüm dillerin tek kaynaktan geldiğini ifade eden “monogenez” teorisinden bahsediyor ve çoğu geceler uyanık kalıp bu monogenetik spekülasyonların kendisini, çok çok eski atalarının ne hissettiğini, yani sözlü olarak ne ifade etmeye çalıştıklarını anlamak için temel heceli yazılarla dolu sayfalar karaladığını belirtiyor.

Sonrasında kendisini bir bebek olarak hayal edip bir bebek tepkisini işaret eden çok temel bir ses ile Mmmm… kendisini ifade ediyor. Sonrasında bu kelimeyi biraz daha belirgin bir ifadeye dönüştürüyor. MMM! MMM! bir anlamda bebek annesinin dikkatini açlığı ile ilgili bir ihtiyaca yönlendiriyor. Sonrasında açlığını ilk gidereceği anne sütünü elde etmek için açtığı MMMAAA! eylemi ile aslında ilk kelimeyi icat etmiş oluyor. Bu o çocukta her açlıkta yahut istekte MA, yani anneye yönlendiren bir kelimeye evrilmek üzere gelişiyor. MA… Mama (anne). Birçok dilde belki farklı fonetik varyantlarla: Roman dilinde mater, madre ya da Alman dilinde mutter, Japonca’da mama, İbranice Ima vs… Mesela etrafımızdaki bebeklere şöyle bir baktığımızda anne kelimesini mama ile eşleştirdiklerini ve bu şekilde çağırdıklarını görebiliyoruz.

Sonrasında bu keşfi bir zafer olarak gören Bernstein, MA kelimesine L harfi ekleyerek MAL? kelimesine ulaştığını ve elbette bu kelimenin ilk planda kötüyü çağrıştıran, tüm tanıdık sözcüklerle dolu olduğunun farkında olduğunu söylüyor. Ama sonrasında Slav dil ailesinde aynı hecenin küçüklüğü ifade ettiğini, mesela maly, malenki vb. söylüyor. Fakat tam bunları düşünürken aklında şöyle bir hipotezin varlığı soru olarak beliriyor. Acaba kötülük ve küçüklük kavramları arasında monogenetik bir bağlantı olabilir mi?

Bu soruyu ilk duyduğumda aklıma insanın aciz olması, küçüklüğü ve en çok da bunu dert edinerek adım adım kötülüğe karşı meyil etmesi, o yolda bir yolculuğa başlaması gözümün önüne geldi. Aslında tam tersi bir durumda insan ancak bu küçüklüğünün farkındalığı ile kıymet kazanabileceğini göremiyordu. Tolkien bu konu ile alakalı Frodo’ya yüklemiş olduğu misyonu çok güzel ifade eden, yazar Yusuf Bilge Demir’in “Frodo’nun İki Kanadı” isimli yazısının kıymetli satırlarına havâle ediyorum.

Bernstein küçük olmanın insanlara özgü olduğunu ifade ederken büyük olmanın da Tanrı’ya özgü bir şey olacağını ve zayıflık istemeyen, mutlak güçlü ve iyiliği temsil etmesi gerektiğini, yani iyilik ile büyüklük arasında bir akrabalık olması gerektiğini düşünüyor. Sonrasında bulabildiği tüm sözcükleri araştırdığında, büyüklüğü ifade eden çok ilginç bir kök bir heceye ulaşıyor. 

“GR”, ilginç değil mi? – Grrr – büyük bir kaplanın homurdanması gibi… Bernstein, tüm bu “Büyük” kelimeleri üreten örnekleri şöyle sıralıyor: GRande, GRandir, GRoss, GReat, GRow vb. Hatta farklı dillerdeki fonetik varyasyonlarından bahsedip, mesela Hollandaca da G harfinin gırtlaktan H’ye yumuşatıldığını ve GRoot olduğunu söylüyor. Mesela Slavca dilinde yine G harfinin gırtlaksı olarak H’ye döndüğünde görkemli bir HoRóshii kelimesi ile karşılaştığımızı ve bunun ilginçtir ki bunun İyi anlamına geldiğini söylüyor. Diğer taraftan aynı şekilde HRábrii kelimesine baktığımızda, cesur, büyük, iyi anlamında olduğu gibi…

Harvard konuşma serisinde bu satırları dinlediğimde aklıma ilk olarak Tolkien’in Silmarillion eserindeki bir isim geldi: IlúvataR. Bernstein’nın bahsettiği Grrr vurgusu bariz olarak burada da vardı. Biraz düşününce Eski Türkçe’deki TenGRi’de yine Grrr vurgusu vardı. Esmâü’l-Hüsnâ’ya baktığımızda da benzer vurgunun olduğunu bariz görebiliyoruz. Er-Rahman (cc), El-GaffaR (cc), El-KahhaR (cc), El-KadiR (cc) vb. 

Devam edecek…

TARKAN DEMİR


Okuduğunuz makale, “Kayıp Silmariller” yazı dizisinin 6. bölümü olarak okuyucularımızın beğenisine sunulmuştur.

Paylaşın.

Yazar Hakkında

Leave A Reply