Bu Dingin Ruhun Sana Getirdiği Gerçeği Anlat Bana

1

Çok önemsiz bile olsa kendi varlık sebebimizin bilincine vardığımızda mutluluğu bulacağız ancak. Ancak o zaman barış içinde yaşayıp huzur içinde öleceğiz; çünkü hayatımıza anlam veren ölümümüze de bir anlam vermiş olacak o zaman. 

Hayatın düzenine uygun olduğunda ne kadar yumuşakça olur yaşlı Provence köylüsünün hayatının son bulması. Ölüm vakti geldiğinde, keçi sürüsünü, zeytin ağaçlarını oğullarına bırakır, onlar da zamanı gelince kendi oğullarına bıraksınlar diye. Soyu köylerde olan hiçbir zaman tamamen ölmez. Herkes sırası gelince olgun bir yemiş gibi çatlar ve tohumlarını bırakır geride.

Kederli; ama çok basitti bu soyun bir sonrakilere geçiş aşaması. Anne beyaz saçlarından dökülen telleri gittiği yolun üzerinde bırakarak teker teker, bir değişimin içinden geçerek kim bilir hangi gerçeğe doğru yürüyordu. Bu yüzden o akşam küçük köyün ölüm için çalan çanları bana ümitsizlik değil de uzak ve tatlı bir neşeyle gelmişti.
….
Yaşamdı ağır ağır büyüyen bir ağaç gibi nesilden nesile geçen şey; ama aynı zamanda da bilinçti. Ne gizemli bir yükseliş!
….
Yaşlı anne oğullarına sadece hayatı aktarmamıştı, onlara bir de dil öğretmişti; onlara yüzyıllar boyunca ağır ağır yollarda düzülmüş bavulunu, kendisine bırakılan mirası, gelenekleri, Newton ve Shakespeare’i mağara adamlarından ayıran efsaneleri ve kavramları emanet etmişti.
….
Bizim insan olarak doğumumuz henüz tamamlanmadı ve kendimizin ve evrenin bilincine varabilmek için daha yapmamız gereken çok şey var. Gecenin içine köprüler kurmamız gerek bizim. Kayıtsız kalmayı bilgelik sananlar bilmezler bunu; ama her şey boşa çıkarır bu bilgeliği. Arkadaşlarım, yoldaşlarım, sizler şahitsiniz işte: En çok ne zaman mutlu hissettik kendimiz biz?

Antoine de Saint-Exupéry / İnsanların Dünyası / s.192-193-194

Gün gelir, yaşam meyvesi verilir elimize; gün gelir, toprağa düşer. Başka bahçede yeşermesi için elimizden alınır. Ve dünya bahçesinde büyüyüp meyve verecek başka ağaçlara hayat olur. Ve ağaçtan ağaca, meyveden meyveye farklı şekilde ama ruh olarak aynı meyveler yetişir. Meyveyi meyve yapan içindeki vitamini, milyonlarca ağacı içinde taşıyan öz suyu. Bu öz suyu duygu olur, çağdan çağa nice kalplerde döllenir. Düşünce olur, sayısız düşüncelerde doğumlara neden olur. İnsanoğlu bir ömür yaşayıp da bahçesinde kendinden sonrakilere özünden bırakmıyorsa, yağmur da güneş de toprak da hatta toprağı havalandıran solucan da ona gönül koyarlar. Sevgisiyle gelen ferahlatır; ama sitemiyle gelenin gönül ağırlığı iki büklüm eder insanı.

Bir başkasını umursamama, hiçbir konuda fikir üretmeme, yardımlaşmadan kaçma, uzlaşmaya sırt çevirme insanlık çekirdeğinin çürümesine sebep. Bu çürüyüş başka çekirdeklere de bulaşınca bahçeler kurumaya başlıyor. İnsanoğluna düşen; varlık ağacını korumak için toprak gibi fedakâr, güneş gibi sevgisiyle sıcak, yağmur gibi başkasının derdine gözyaşı ve ümitlerine rahmet olmak değil midir? 

Yüz maden işçisi madende kalmış bir işçiyi kurtarmak için ölümü göze alır. Çünkü, İnsanı kurtarmaktadır bu işçiler. Bu ışıkta bakınca çok iyi görüyorum özgürlüğün anlamını. Ağacın, kendisini yaratan tohumun gücü oranında büyümesi, özgürlüğüdür. İnsanın yücelmesini sağlayan, havadır. Elverişli rüzgâra benzer bu özgürlük. Yelkenliler denizde ancak rüzgârın yardımıyla özgürdürler.

Bu temel üstüne oturtulan insan, bir ağaç kadar güçlü olur. Ondan sonra nerelere salmaz artık köklerini! Sonradan güneşte açılan çiçekler haline getirmek üzere, bulduğu bütün insanî özü kendine mal eder!

Antoine de Saint-Exupéry / Savaş Pilotu / s.162

Toprak, kendinde yeşerecek tohumları ve suyu bulduğunda bahçe oluyor. Beşer de ruhunu bulduğunda insan oluyor. Bir bahçe olmaya gör… Nerden gelir o rengarenk kuşlar, nerden türer onca böcek? Ne güzeldir yaprakta rüzgârın bestesini dinlemek! Çiçek yoksa arının işi ne? Bahçe olabilen, nasıl çapanın, suyun, yeşilin tadını biliyorsa insan olabilen de acının, şefkatin ve arkasından gelen huzurun tadını öyle bilir.

Sevgimin sessizliği içinde halkım arasında mutlu gözüken insanları çok gözlemledim. Şu kesinlikle anladım ki mutluluk onları, onu hiç aramadıkları için buluyordu. Güzelliğin heykeli bulması gibi…

Ve her zaman mutluluğun onların mükemmelliklerinin ve yürekliliklerinin işareti olduğuna inandım. Ve sen sana her zaman ‘O kadar mutlu hissediyorum ki’ diyebilen kadına sonsuza kadar kapını aç; çünkü onun yüzünde okunan mutluluk onun kaliteli biri olduğunun işaretidir. Çünkü yüreği ödüllendirilmiştir. 

Dolayısıyla bir imparator olarak benden halkım için mutluluğu fethetmemi isteme. Heykeltıraş olarak benden güzellik peşinde koşmamı isteme.

Antoine de Saint-Exupéry / Kale / s.228

Akarsuyunu kaynaktan çıktığı gibi temiz tutmak, emek ister. Topraktan fışkıran hayatla yeşeren zemini temiz tutmak, dikkat ister. Soluklanmak için ciğerlerimize doldurduğumuz havayı temiz tutmak, sorumluluk ve gayret ister. Kainattaki nizam, her şeyi temiz istiyor. Yaradan kirlenen her yerin temizlikçini gönderiyor. Denizde köpekbalıkları; karada kartallar, kurtlar, karıncalar; gökte rüzgâr, bulutlar, kara delikler; insanda kanı temizleyen nefes, kanda akyuvarlar, gözde gözyaşı; dünyada toprak, su, ateş… Ve ruhumuzu arındıran tövbelerimiz… Hepsi Kuddüs Olan’dan bizlere gönderilen lütuflar. Ah, insanoğlu! Ne zaman almayı bileceksin “Tek Dost”unun hatırını?

Su gibi, hava, yeşeren otlar gibi fıtratımızda da tertemiz, sadece kullanıma göre ürün veren istidatlar var. Koruma sorumluluğunu taşıyan, temiz tutmaya çalışan, ve istenilen şekilde kullanmaya gayret eden insan; bu istidatlarını su gibi bereketli, bitki gibi besleyen, hava gibi hayat veren bir cevher haline getirebiliyor… Bunun adı emanete sadakat. Verilene teşekkür, Verenin yakınlığına vefa, istediği şeye itaat. O zaman emanete hıyanet, verilene nankörlük, verenin yakınlığına vefasızlık, istenilene boş verme huzursuzluğun ve mutsuzluğun gerçek sebebi. Ve “güzelliğin heykeli bulması gibi, huzur ve mutluluk da sadakatin, teşekkürün, vefanın, itaatin membaı olan aklı ve kalbi buluyor. Ruhta kanatlanarak insanı manevî göklere çıkartıyor. 

 

Exupéry’nin mutluluk anlayışı böyle bir kalbin, aklın ve ruhun ürünü. “Ve her zaman mutluluğun onların mükemmelliklerinin ve yürekliliklerinin işareti olduğuna inandım.” diyen eserindeki karakter gibi yaşamını bu değerler üzerine kurmaya gayret etmiş çok özel bir insan. 

Her şeyin mükemmel olduğu bir imparatorluk yaratma sakın. Çünkü zevk müze bekçisinin erdemidir. Zevksizliği hor görürsen elinde ne resim ne dans ne saray ne de bahçeler olur. Toprağın iyi işlenemeyeceği korkusuyla hevesin kırılacak. Mükemmelliğinin boşlukları nedeniyle mükemmelliğinden yoksun kalacaksın.

Antoine de Saint-Exupéry / Kale / s. 55

Bize verilenler o kadar muhteşem ki… Uzuvlarımız, duygularımız, beden ve ruh uyumu; her şey ince ince hesap edilmiş. “Ahsen-Takvim” şeklinde yaratılan insanın mükemmellik savaşına girmesine gerek yok. Esas savaş bu mükemmelliğin bozulmasına sebep olanlara olmalı. 

“Aldanma patron, bey, sultan, star, lider olduğun yalanlarına! İçindeki ormanda dolaşan hayvanlardan haberin var mı?” dese birisi, ne olur cevabın? “Mükemmelliğinin boşlukları nedeniyle mükemmelliğinden yoksun kalacaksın.” 

Mükemmel olma düşüncende nefsinin sinsi parmakları var. Kendini yetersiz görme veya mükemmel görme arasında seni oradan oraya nasıl da savuruyor. Ya aşağıda olanla ya yukarıda olanla sürekli kıyasın hayatının rengini nasıl solduruyor. Ne zaman anlayacaksın, sadelik ve nasip olarak sana gelene kanaat, “huzurun ve mutluluğun” olmazsa olmazlarıdır? Çünkü her şeyden zevk alma sadece “müze bekçisinin erdemidir. Oysa sen müze bekçisinden çok fazla bir şey, müzedeki değerlerden başka bir değersin.

Ey insan, rüya örtüsü – seni kim böyle tasarladı
Ki şimdi olduğun gibi olmak zorundasın:
Yüce Mülk Sahibini unutan bir varlık mı
Yakında yok olup bir hiçe dönüşecek dünyada?  

Ey dünya, rüya dokusu, kim senin içine
İnsan rüyasını dokudu, ki o
Senden büyük zevk alıyor ve sende kendini tüketiyor?
İnşaallah bu rüya Hakk’a döner    

Bilge insan o denli öfkeli olmaz:
İnsanın, içine doğduğu şekil
Kesinlikle onun imkânıdır, bu şekil seçilmiştir
Onun kurtuluşu için. Öyleyse Allah’a yönel ve O’na güven                                                                                    

Frithjof Schuon / Bilgelik Şiirleri / Deniz Yıldızı / İnsan / s.187

Sadeliği unuttukça gösterişe, sevmedikçe nefrete, affetmedikçe öfkeye yaklaşıyor; “hak ve hakikati” bilmedikçe sahteliğe sürükleniyoruz. Ahsen tepelerinden nasıl esfele yuvarlandığımızı idrak, çok uzak görünüyor.

Yaşamımız da aynı kaynaktan çıkan su, topraktan fışkıran yeşillik, ciğerlerimize doldurduğumuz hava gibi fıtrata uygun, sade ve hak olmalı. Çünkü kaynağın, akan suyun, toprağın, bitkinin, havanın, ciğerlerin ve fıtratın mimarı, mühendisi, mal sahibi Allah. Fıtrata uymayan, abartılı, sahte yaşamlar mutluluğun sevmediği şeyler. Çünkü Allah da sevmiyor. Seven, sevdiğine ulaşmak için engel tanımaz. Onun için ne sıkıntı ne maddi imkânsızlık ne de herhangi bir mahrumiyet, mutluğun bizi bulmasına engel olabilir. Çünkü onu gönderen Allah’tır.

Mutluluğun koşullarının asla mutluluk arayışı olmadığını hatırlamıyor musun? Nereye koşacağını bilmediğinden oturacaktın. Mutluluk, onu sen yarattığın zaman sana bir ödül gibi verilir. Ve mutluluğun koşulları savaş, baskı ve direnmedir.

Antoine de Saint-Exupéry / Kale / s. 379

Her şey yıkık döküktü; ama çok da güzeldi, tıpkı zamanın gövdesinde çatlaklar açtığı yosun kaplı bir ağaç gibi, on beş kuşaktır aşıkların gelip üzerine oturduğu tahta bank gibi. Duvarlardaki ahşap kaplamalar aşınmış, pencere kanatları eskimiş, sandalyeler eğri büğrü olmuştu. Ama, hiçbir şey tamir edilmese de belli ki burası özenle temiz tutuluyordu. Her şey tertemiz, pırıl pırıldı.
….
Masaya gittik. Odalar arasında geçerken, dünyanın bütün güzel kokularından daha güzel o eski kütüphane kokusunu buhur gibi içime çektim iyice. Lambaların bizimle birlikte taşınması çok hoşuma gitmişti. Çok eskilerde, çocukluğumun derinliklerinde kalmış ağır lambaları hatırlatmıştı bana duvarlara büyüleyici titrek gölgeler aksettiren bu lambalar. Üzerlerinden çıkan ışık demetleri, siyah hurma dalları saçıyordu etrafa yürürken. 

Genç kızlar kayboldukları gibi sessizce esrarlı bir biçimde tekrar çıkıverdiler ortaya.
….
O keskin bakışlarını ve dürüst tabiatlarını çok sevmiştim; ama başka bir oyun oynamalarını tercih ederdim açıkçası. ‘On bir’ sayısını duyma korkusuyla, sefil bir ruh hali içinde tuzu uzatıyor, şaraplarını tazeliyordum; ama gözlerimi kaldırdığım anda, karşıda yargıçlara özgü, hiçbir şeyin satın alamayacağı o yumuşak ağırbaşlılığı buluyordum.

Onları övme çabalarım bile boşunaydı: Kibir nedir bilmiyorlardı. Ama şahane bir gurur duyguları vardı. Ve kendileri hakkında, benim söylemeye cesaret edemediğim kadar iyi düşüncelere sahiptiler. Mesleğimle böbürlenmeye de kalkışamadım. Çünkü, sırf kuş yavruları iyice tüylenmiş mi diye bir çınar ağacının tepesine çıkmak, gereksiz bir cesaret gösterisi olurdu.

Antoine de Saint-Exupéry / İnsanların Dünyası / s.74- 75-77-79

İnsanın mükemmel yapısına mükemmellik katan, insan olma onurunun cilası, yaptığı işin bir anlam ifade etmesidir. “Asıl zindan, kazma seslerinin bize bir anlam ifade etmediği yerdir.” 

Farklılıklar bir kere benimsendi mi, sarsılamaz gerçekleriyle ‘Kitap’ ve ‘Kitap’ın içinden yavaş yavaş sızan bağnazlıklar çıkar. İnsanları sağcı veya solcu, kambur veya dik, faşist veya demokrat diye ayırabilirsin ve bu ayrımlara kimsenin itirazı olmaz. Ama gerçek biliyorsunuz ki dünyayı basitleştiren şeydir, karmaşaya sürükleyen değildir. Gerçek evrenselin dilidir. Newton bir bilmece çözer gibi uzun süredir gizli olan bir yasa keşfetmedi, yaratıcı bir işlem gerçekleştirmedi. Çayırda elmanın ağaçtan düşmesiyle dünyanın güneş etrafındaki döngüsünü aynı kelimelerle ifade edebilecek bir dil yarattı. Gerçek kanıtlanabilen değildir kesinlikle, basitleştirendir.
….
Kurtuluşu istiyoruz hepimiz. Toprağa kazma sallayan adam bunda bir anlam bulmak ister. Kölenin salladığı kazma köleyi alçaltır, madencinin salladığı kazma madenciyi yüceltir. Kazma seslerinin çınladığı yer değildir, delice yorulduğu yer değildir. Asıl zindan, kazma seslerinin bize bir anlam ifade etmediği yerdir, o seslerin bizi insanlığın kalanına bağlayamadığı yerdir. İşte o zindandan kaçıp kurtulmak istiyoruz hepimiz. Bugün Avrupa’da hayatında bir anlam bulamayan ve kendi benliğini ortaya koymak isteyen iki yüz milyon insan yaşıyor.

Antoine de Saint-Exupéry / İnsanların Dünyası / s.188

Kişinin çektiği, dili belasıdır. Çok büyük konuşuyoruz. İnsanoğlu ne olduğunu, nasıl olduğunu, bu dünyadaki görevini unuttu. Kendine iş, nefsine yer beğendiremiyor. Hep önemli olmanın peşinde, her şeye sahip olma sevdasında. Varoluş sebebini unuttu. Belki de bu yüzden her türlü konfora rağmen sadece zengin olmak, gösteriş ve başarmak düşüncesiyle seçtiği mesleğinde, hazırladığı lüks yaşamında huzur bulamıyor. Çünkü kendisi için bir anlam ifade edip etmediğine bakmadan atlıyor veya atılıyor üzerine. “Bugün Avrupa’da hayatında bir anlam bulamayan ve kendi benliğini ortaya koymak isteyen iki yüz milyon insan yaşıyor.”

Çünkü mutluluğu insanlara bir zenginlik gibi vermek kesinlikle mümkün değildir. Ve babamın bu Berberi sığınmacılara mutlu olmaları için verebileceği bir şeyi yoktu. Oysa ben en ıssız çöllerde, en acımasız mahrumiyet içinde mutluluktan gözleri parlayan insanları gördüm. 

Ama sakın senin mutluluğunun bir anda yalnızlıktan, boşluktan ve yoksunluktan doğacağına inanacağımı sanma. Çünkü bunlar seni umutsuzluğa da düşürebilir. Ama ben sana çarpıcı bir örnek gösteriyorum. İnsanların mutluluğunu onlara bağışlanan zenginliklerden ayıran ve bu mutluluğu eksiksiz biçimde törenin mükemmelliğine bağlayan bir örnek bu. 

Deneylerim bana mutlu insanların kendilerini büyük ölçüde çöllerde, manastırlarda ve özveride keşfettiklerini, verimli vahalarda ya da mutlu yaşandığı söylenen adalarda böyle bir şeye tanık olmadığımı öğretti ama ben bundan yiyeceğin kalitesinin, mutluluğun kalitesine zıt olduğu gibi saçma ve anlamsız bir sonuç çıkarmadım…  Sadece şunu söyleyebilirim ki, zenginliklerin çok olduğu yerde insanların mutlulukları konusunda yanılma şansları da büyük oluyor, çünkü bu mutlulukların aslında maddi şeylerden geldiği sanılıyor. Oysa bu mutlulukların kaynağı, bu maddi şeylerin falanca imparatorlukta ya da evde veya mülkte kazandığı anlamlardır. Dolayısıyla zenginlikte daha kolay aldanabilirler ve boş zenginliklerin peşinden koşabilirler.

Antoine de Saint-Exupéry / Kale / s.351

İnsan kendisine mutluluğu getirecek ve gönlünü doldurabilecek bir anlamın hasretiyle gecesinde, gündüzünde -gönül kulağı hep bu gerçek zenginliğin ayak seslerine açık- beklemeli. Olumlu bir hedef peşinde koşan; küçük bir şeyin bile kıymetini bilir, her zaman diliminin tadına varır. Kıymet bilmek “kıymetli bilinme”yi getirir.

Yaradılışımız muhteşem; ama imtihan sırrı olarak acizliğimiz, zaaflarımız, korkularımız çok.

Belki de bu yönlerimize yanlış anlam yüklediğimiz için aç olduğumuz huzur ve mutluluk sofralarını abartılarda, her eksiği tamamlama gayretinde arıyoruz. “Bırak eksik kalsın. Kalsın ki sende bir şeyleri tamamlamak için karşındaki elini uzatabilsin.” diyen sağduyumuzu duymak istemiyoruz. Her şeyde mükemmellik arayışı, paylaşıma ne kadar zıt…

Söylüyorum sana, en büyük yanlış, almanın kabul etmekten çok farklı bir şey olduğunu bilmemektir. Almak öncelikle vermedir, kendinde olan bir şeyi verme. Cimri, armağanlarla her şeyini tüketen biri değildir, senin sunduğun bir şey karşılığında kendi yüzünün ışığını sana kesinlikle vermeyendir. Tohumlarını attığında hiç güzelleşmeyen toprak cimridir.

Antoine de Saint-Exupéry / Kale / s.188

Sevilmeye karşı ses vermeyen, insanlığın cimrisidir; “an”ın değerine anlam yüklemeyen ise hayatın. Kendinden bir şey vermeyen, kendi yüreğinin sıcaklığını, yüzünün ışığını hissettirmeyen nasıl mutluluğun tadını bilebilir? Sadece bildiğini zanneder ve aldanır. Ne yazık ki, aldanışın acısını ruhu çeker. İnsan, insanla değer kazanır. Ruh, ruhu “ruhlar âlemi”ndeki aşinalığından tanır. Vermek çoğaltır, sevmek kanatlandırır. “Af” yüreğin gülüdür; rahmet bülbülünü çağırır. İşte bütün bunlar huzurun yapı taşları. Bütün bu sırlı ilişkiler varken neden aksini yapar insanoğlu?

Hiç kuşkusuz, köyümün demircisini tanıyorsun… Bana geldi ve şöyle dedi: ‘Beni ilgilendirmeyen şey benim için pek önemli değildir. Çayım, şekerim, iyi beslenmiş bir eşeğim ve yanımda karım varsa, çocuklarım sağlıklı büyüyorlarsa ve iyi yetişiyorlarsa mutluyum ve başka bir şey istemem.’ Sıkıntı çekmenin ne anlamı olabilir? Evinde tek başına olursa nasıl mutlu olabilir? Çölün ortasında ailesiyle birlikte kayıp bir çadırda yaşıyorsa nasıl mutlu olabilir? Dolayısıyla düzeltmek zorunda bırakıyorum onu: ‘Başka çadırlardaki başka dostlarla bir araya gelirsen, bunların sana söyleyecek bir şeyleri varsa ve çölle ilgili bilgiler veriyorlarsa…’

Çünkü sizi gördüm, bunu unutmayın! Gece vakti ateşlerin çevresinde gördüm. Koyun ya da keçi kızartıyordunuz ve seslerinizi duydum. Ağır ağır ve sevgimin sessizliği içinde size yaklaştım. Oğullarınızdan söz ediyordunuz, büyümekte ve hasta olan oğullarınızdan. Evden söz ediyordunuz ama çok üstünde durmuyordunuz. Ve uzaklardan gelen kervandan bir yolcu yanınıza oturduğunda ve gezip gördüğü yerlerin olağanüstü güzelliklerini, bir hükümdarın beyaz fillerini ve sadece adını bildiğiniz birinin binlerce kilometre uzaktaki düğününü anlattığında heyecanlanıyordunuz.
….
O zaman güçleniyordunuz ve birçok şeye bağlanıyordunuz, o zaman sevdiğiniz, tehdit altında olan ve korunan çadırınız bir anlam kazanıyordu. O zaman sizi değiştiren ve olduğunuzdan daha büyük yapan mucizevî bir ağa takılıyordunuz.

Antoine de Saint-Exupéry / Kale / s. 60

Oysa zamanı değerlendikçe yaşamı hayat eylersiniz. Varlığı hissederek seven gönül, kendi varlığına da anlam katarak yücelir. Yücelerde Dost’tan gelen İlahî esintilerle kanatlanırsınız. Kanatlandıkça gönül genişler ve gözler artık göklerce görür. Her canlı, her ses artık hayatınızda bir tattır. Sohbetler tat verir, paylaşımlar ısıtır. Dertler, geçici de olsa, unutulur. Ve huzuru yakalar ve kendinizi “olduğundan daha büyük yapan mucizevî bir ağa takılı” bulursunuz.

Günlük hayat: Gürültü, kaçan insan seli
                  Ve çirkinliği
Mekânların ve eşyaların; herkes koşuyor
                  Ve herkes bağırıyor
Bir hiç uğruna. Fani gülüş hafifletmiyor
                  Bu sefaleti
Hiç kimse soylu bir zihniyete sahip değil
Ama birisi, birisi –
                 Allah’ı düşünüyor 

Frithjof Schuon / Bilgelik Şiirleri / Deniz Yıldızı / Günlük Hayat / s.191 

Çoğunluk koştursa da bir hiç uğruna, önemli olan o “birisi” olabilmek. Onun için sık sık tefekkürlük zamanlar oluşturmalı. Tefekkür ettikçe ne denli çaresiz, aciz olduğumuz anlaşılır. Ve çaresizliğimizden, acizliğimizden yola düşerek hakikate Hakk’ın hidayetiyle ulaşabiliriz. Ama ne yazık ki İlahî uyarılara rağmen çoğunluğa uyarak yanlışa sapabiliyoruz ve Şeytanın insanı çoğunlukla kandırdığını unutuyoruz:

‘İnsanların çoğuna uyan sapıtır.’

Enam / 116

Ancak onların çoğu bilmezler.’

Duhan / 39

Hakikat ne? Hakikat, Yaradan’dan başka her şeyin gelip geçici olduğu. Baki olan sadece O’dur. Çaresizliğin aynasında Rahim olan, görülür. Derdinde derman olan, bilinir. Acizliğin, Kadir olanı gösterir. Bu şuur arttıkça, gözlerdeki varoluşa hayranlık kalbe aktıkça; her şey imanı tazeleyen, aşkı artıran bir vesile olur. Yalnız farkında olan, şayet elinde bir sır yoksa nasibini alamaz. Bu sır ne şartlarda ne de başta… Sadece dupduru, tertemiz atan kalptedir. Hayatın ortasından akan ab-ı hayatın farkına varan, sadece bu kalp ve onunla sükûnete kavuşan ruh olacaktır. 

Ah! Geometrici dostum, bu dingin ruhun sana getirdiği gerçeği anlat bana…

Bir gerçeği bilmek belki de sonsuz sessizlik hakkına sahip olmaktır. Genellikle ağacın gerçek olduğunu söylerim, ağaç parçaları arasında belli bir ilişkidir. Sonra mülk gelir… Mülk ağaçlar, ovalar ve mülkün başka gereçleri arasında belli bir ilişkidir. Ve sonra imparatorluk… İmparatorluk mülkler, kentler ve imparatorlukların öteki araç gereçleri arasında bir ilişkidir. Ve sonra Tanrı… Tanrı imparatorlular ve bu dünyadaki herhangi bir şey arasında mükemmel bir ilişkidir. Okuması daha zor olsa da Tanrı ağaç kadar gerçektir… 

Antoine de Saint-Exupéry / Kale / s.328

Tutkularını alt ederek kalbin derinliklerinde hikmet incileri toplamaya başlayanlar! Alışkanlıkların perdesini yırtarak varlıktaki harikuladeliği gözlerinde gölgelendirenler! Şevkle, coşkuyla yaşamın, insanlığın tam ortasından akanlar! Sevgiyi güneş edip üşüyenleri ısıtanlar. Aça sofra, yalnız ruha yoldaş olanlar. “Olmak” vermek demektir sözünü ellerine, ayaklarına, emek emek işleyenler! Gördükleriyle, işittikleriyle gök bahçelerinden, yerin hazinelerinden bal toplayanlar! Petekleri dopdolu; hayretten deli divane olanlar! Kalbin otağına misafir edeceğiniz her şey “esma tecellileri”dir. Bekleyin. Bekleyin ve huzuru bulun. Çünkü: 

Kendinizi verdiğinizde, verdiğinizden daha fazlasını alırsınız.

Antoine de Saint-Exupéry

Paylaşın.

Yazar Hakkında

1 Yorum

  1. Mutluluk, onu sen yarattığın zaman sana bir ödül gibi verilir. Ve mutluluğun koşulları savaş, baskı ve direnmedir.

    Antoine de Saint-Exupéry / Kale / s. 379
    Mücadele ile ele gelen mutluluktur ama aslında gerçek mutluluk değildir. Huzur arayışımız bitmedi.

    Tanrı imparatorlular ve bu dünyadaki herhangi bir şey arasında mükemmel bir ilişkidir. Okuması daha zor olsa da Tanrı ağaç kadar gerçektir…

    Antoine de Saint-Exupéry / Kale / s.328
    Bu Tanrı anlatımı Frithjof Schuon un Allah anlatımından çok daha fazla gerçekçidir. Duygular ve düşünceler insanı esir alır insan farketmez. Tabi kendi gerçeğiyle yazıyorsa her hangi bir misyona hizmet etmiyorsa. Ediyorsa zaten mevzu bahsi bile yapılmaz.
    Çok teşekkür ederiz emeğinize yüreğinize sağlık.

Leave A Reply