Şimdi Defineyi Nerede Aramaya Gideceksin Ey Hint Denizlerinin İnci Avcısı?

2

Çağımızda insan, birbirini tüketen bir mekanizmaya döndüğünden beri, kendinden, kendi türünden öylesine uzaklaşıyor ki… Ezilen, bir kenara atılan duygularıyla başka varlıklara sarılarak adeta kendinden değil, onlardan doğmak istiyor. İnsanlar arasında gariplik, bitmeyen sancı… Ta şuramızda çoğaldıkça sancı; küçülüyor, küçülüyoruz yaşamda. Ne zamana ne ortama sığabiliyoruz. Ve kabaran bu çelişkinin ortasından birikmiş bir feryat patlıyor içimizde. 

Sahi senden mi doğdum anne
Yollar, nehirler, kuşluk vakitleri dururken
Bir insandan mı doğar bir çocuk?

Anne senin yüreğin taş olsa dayanır mı?
Kuş olsa, çiçek olsa, gündüz olsa,
Kırılmaz mı acıdan bir sap menekşenin boynu?

Bu kez dağlar doğursun beni anne.
Sen de ılık bir yağmur ol
Durmadan yağ kanayan yerlerime!

Haydar Ergülen / Anne

Yoldan doğsaydık, nehirden veya kuşluk vaktinden; ne olurdu? Yolu yolca mı tanır; engellerinde acımaz mıydı, ayaklarımız? Nehirce akmasını mı bilir, bedeni taştan taşa vurmaz mıydık? Yol gücümüz, nehir dengemiz, kuşluk vakti umudumuz olur da kuşluk vaktinin güne bakan gözlerinde mi yakalardık ışığı? 

Kartala o azametli, geniş kanatlar; uçsuz bucaksız maviliğe süzülsün, doruklardan doruklara uçsun diye verildi. Bir bedenimiz var, bir de mekâna sığmayan ruhumuz. Bizdeki her şey de yaşayacağımız mekâna göre. Hem dağız hem nehir. Hem geceyiz hem gündüz. Ulu ağaçlar gibi de oluruz, boynu bükük bir sap menekşe de. Ama en önemlisi insanız ve insandan doğmalıyız.

Neden bu denli kırılganız? Çünkü ruh kaldıramıyor artık. Bizi bu çaresizliğe iten, içimizde yitirdiğimiz cennet. İnsanoğlu, yitik cennetine kavuşabilmek için indirilir mana âleminden. Onun balçıkla şekillenen özünde bir define saklıdır. Dünya çamurundan, nefsin takıntılarından sıyrılıp ruhun özlediği gaybî beldelere yücelmesi, bu definenin açılmasına bağlı. Hakikatin cilvesi, varlığı yokluğun içine; gerçek hayatı da ölümün içine saklamış. Aynı cevherlerin bir sandıkta, sandığın umulmadık harabelerde gizlenmesi gibi. Defineyi arayan, harabeleri hor görmeyecek. Gerçek hayatı isteyen, ölümden çekinmeyecek. Hazineyi kıymetli kılan belki de onu bulmaktaki zorluk. 

Saint-Exupéry tam anlamıyla bir define arayıcısı. Yaşamının her döneminde hep bir şeylerin peşine düşmüş. Özgürlüğün, anlaşılır olmanın, sevginin, insanca sorumluluğun, barışın, huzurun ve inancın. Ve her birini ararken yaşadığı heyecanı, umudu, kardeşçe duygularını eserlerine taşımış.

İlk kitabı Güney Postası bu niyetle yazılmış bir eser. Yaşamının en bunalımlı dönemindeki çalkantılarının satırlara dökülüşü. Çölde posta seferlerinde pilotluk yapan Jacques Bernis’in sonu ölümle biten uçuşu anlatılıyor. Jacques Bernis, Exupéry’nin bir nevi manevî kimliği. Onunla çocukluğundan beri bilinçaltına attıklarını, çözemediği açmazlarını, sıkıntılarını dile getiriyor.

Saint-Exupéry’nin kamyon satıcısı olarak çalıştığı yıllardaki ruh hali, mükemmele yakın bir izdüşümle Bernis’in öyküsünde yer alır. Sanal kahramanının melankolik ruh hali ve hayata olan inançsızlığı kendi yaşamının tipik bir betimlemesidir. Özellikle 1926 yılında Saint-Exupéry mizacıyla hiç uyuşmayan işinde yaşadığı bunalımlarla gökyüzünün sonsuz özgürlük vaatleri arasında sıkışıp kalmış olmanın derin sıkıntılarını yaşıyordu. Kendi içinde o denli bunalmıştı ki, kız kardeşi Marie-Madeleine’e yazdığı mektuplardan birisinde şöyle diyordu: Öyle yalnız bir yaşam sürüyorum ki, her zaman yollardayım… hiçbir şey olmuyor hayatımda… 

Mehmet Coral / Çöle Düşen Yıldız / s.80

1927’de Güney Fas’ta Cape Juby’de on sekiz ay süren bir görev verilir Exupéry’ye. Kaybolan uçakları aramak. Kasablanka ve Dakar arasında İspanyollar’a ait bir bölgedir burası. Ortam; düşünmek, okumak ve yazmak için çok uygundur. Yukarıda gök mavisi, yerde deniz mavisi ve çöl. Düşünce âleminde yepyeni felsefî açılımlar, yazacağı eserlerin ilk tohumları hep bu gizemli âlemin ürünüdür. Güney Postası adlı eserini bu dönemde kaleme alır. Derinliklerinde, bilinçaltında biriktirdiği ne varsa kaleminden dökülür. Hayallerinin, duygularının koridorunda dolaşırken Jacgues Bernis’le karşılaşır. Exupéry bu kahramanıyla öylesine bütünleşir ki, eserin basılıp okurun eline geçtikten sonraki alacağı durum, onu hayli tedirgin eder.

Yayıncının görüşü olumluydu. Eseri basmayı kabul etmiş, kabul etmekle kalmamış, bundan sonra yazacağı yedi eserin de yayın haklarının kendisinde kalacağına dair bir sözleşme imzalatmıştı ona. Bütün bu olumlu gelişmelere rağmen Saint-Exupéry’nin içi rahat değildi. Güney Postası’nın ana figürü Jacques Bernis’nin aslında kendisi olduğu çok kısa sürede anlaşılacak, ruhunun en derin yerlerinde gizli kalması gereken yerler okura teşhir edilmiş olacaktı. Bu da onu dış dünyaya karşı çıplak ve çaresiz bırakacaktı. Ama artık ok yaydan çıkmıştı. Beklemekten başka çaresi yoktu.

Mehmet Coral / Çöle Düşen Yıldız / s.115

Bu roman çocukluk dönemine giderek yitirdiğimiz değerleri, o dönemin masum dünyasında yeniden filizlendirebilir miyiz düşüncesinin ilk adımları. Bu adımlar daha sonra yazar ve pilot Exupéry’yi Küçük Prens’e götürecektir. Yani Küçük Prens’le pilotun başından geçenler, Jacques Bernis’nin yaşadıklarının bir başka renkte izdüşümü. Jacques Bernis’nin çocukluk anılarına sık sık gidişi, pilotun Küçük Prens’le çölde karşılaşması gibidir. 

İkisinde de yorgun bir yetişkinin çocukluğuyla bütünleşmesi görülür. Her ikisinde de aranılan ve uğrunda yola düşülen bir define vardır. İkisinde de arayış, çölde noktalanır. Define sandığındaki hakikat ikisine de ölüm şeklinde sunulur. Bernis’in çıktığı bir seferin sonundaki ölümü. Pilota kimliğini, kendi hakikatini buldurduktan sonra görevi biten Küçük Prens’in mecazi ölümü. Her ikisi de imkansızlıkların, zorlukların çölünde bilinmeyen; ancak kalple hissedilen defineyi bulurlar. 

Jacques Bernis, bu kez sen gelmeden kim olduğunu açıklayacağım. Dünden beri telsizlerin adım adım izlediği sen.

Nasıl bir yolculuk yaptığını anlatacağım. Görüntülerin dışına nasıl çıktığını, bizim yanımızda attığın adımların neden bizimkilere benzemediğini anlatacağım. 

Seninle aynı çocukluğu yaşadık; ama anılarımın arasında birden, sarmaşıklarla sarılmış, çökmek üzere olan eski bir duvar dikiliyor. Yürekli çocuklardık biz:
….
Kendine böylesine güvenen bu yazın, bu kırların, bizi büyüleyen o insanların ters yüzü. Saygı göstermemiz istenen bu dünyadan nefret ederdik. Akşam yemeğinde, Hint denizlerinde incilere dokunmuş dalgıçlar gibi sırlarla yüklü olarak eve dönerdik
….
Kaçmak, önemli olan buydu. On yaşındayken tavan arasına sığınırdık. Yaşamın gizli kapaklı yanları. Saklı dediğimiz şu define, şu eski konakların definesi, peri masallarında tanımı yapılan şu elmaslar, zümrütler, safirler. Cılız parıltılar saçan şu define. Her duvarın, her kalasın varlık nedenini açıklayan şu define.

Antoine de Saint-Exupéry / Güney Postası / s.92-93 

Yeri bilinmeyen kuyu, çölün her yerini değerli kılar. Çünkü her yer bir kuyuyu barındırma sırrına sahiptir. Exupéry’nin çocukluğundaki eski evin altında bir hazinenin gömülü olduğu söylentisi de o evin sırrıdır. Ya Bernis’in yaşamındaki sır? Sonsuzluğa açılan kanatlar gibi bulutların arasından süzülen uçağıyla bulacaktır bir gün onu. 

Toulouse – Kasablanka, Kasablanka – Dakar hattında uçtuğu günler. Güven vermeyen, her an yere çakılabilecek uçaklarda ölümüne bir dönem. Esir aldıklarında işkence edebilecek çöl kabileleri ise ayrı bir tehlike. Exupéry bu dönemde birçok kaza geçirir. Ancak onun maceracı yapısı ve yere sığmayan ruhu, özgürlüğü ve huzuru bir tek göklerde bulur. Bulutlar arasında billurdan ülkeler, onu çocukluğun masal dünyasına taşır. Donarak katılaşan büyüklerin dünyasına olan öfkesini ve kırgınlıklarını burada yumuşatır.

Sonraları dünyayı dolaşarak neler öğrendin Jacques Bernis? Uçağı mı? Katı bir billurun içinde oyuklar kazarak yavaş ilerlenir. Zaman içinde kentler birbirine karışır ve onların içinde yitip gitmemek için yere inmek gerekir. 

Antoine de Saint-Exupéry / Güney Postası / s.56

Kaybolan uçaklar, sonra da günler süren bekleyişler… Herkes bir şeyi arar ve bekler. Pilotlar çöl bilmecesinde bir görüntünün peşine düşüp onu arar. Postadaki görevliler telsizin ucundan umut veren bir sesi bekler. Aileler ise kaybolan yakınları için dualar döşer saatlere.

Yoldaki bir posta nedir ki. Agadir’le Cap Juby arasında, pek fazla bilinmeyen bu isyancı bölgesindeki bir arkadaş, hiçbir yerde değil demektir.

Az sonra bizim gökyüzünde kımıltısız bir işaret görünür gibi olacak.

‘Agadir’den saat beşte kalktıysa…

İnsanın aklına belirsiz bir acı bir olay geliverir. Bozulmuş bir posta uçağı, uzayıp giden bir bekleyiş, gittikçe uzayan, çığırından çıkan bir tartışma demektir yalnızca. Sonra zaman iyice uzar, ardı arkası kesilmeyen sözlerle, hareketlerle dolar…

Sonra ansızın masaya indirilen bir yumruk oluverir.

‘Tanrım! Saat on oldu!… diye ortalık sarsılır. Mağriplilerin eline bir arkadaş düşmüştür.

Antoine de Saint-Exupéry / Güney Postası / s.90

Hep aranır, bıkmadan beklenir. Exupéry’nin aradığı kendi hakikatidir. İnsanlığı manevî yoksulluğundan kurtaracak bir define arar. Tatminsiz geçen yılların sürüklediği gelgitlerden onu alacak bir ufuk bekler.

Bana neyi aradığımı söyle? Niye umutsuzum yine? Pencereme dayanmış, dostlarımın, özlemlerimin, anılarımın kentine ayak basmış olarak…

Neden bir kerede bulamıyorum su kaynağını?
….
Kaynağı buldum. Onu anımsadın mı Geneviéve…
….
Kaynağı buldum. Yol yorgunluğumu atmak için bana gerekli olan yalnızca o. O burada.

Antoine de Saint-Exupéry / Güney Postası / s.62- 64

Sevgisiz yaşayamıyoruz. Sevgiler değişik tatta ve renkte bir bir konup, kalkıyor kalbimizden. Kimiyle bir sabah yelince uyanıyor, aydınlanıyoruz. Kimiyle birlikte paylaşılan bir akşam güneşinde huzuru yakalıyoruz. Kiminde yağmur gibi rahmeti hissediyor kiminde filizlenerek tekrar tekrar doğuyoruz. Saint Exupéry’nin yaşamında annesinin, kardeşlerinin, dostlarının sevgisi aynı yağmur gibi ona bereket, rahmet getiriyor. Aşık olduğu iki kadın ise daha çok hırçın dalgaların vurduğu sahiller gibi etkiliyor hayatını. 

Saint Exupéry, hayatına derinlemesine giren ve tutkuyla sevdiği bu iki kadını ilk ve son romanlarının kaptan köşküne oturttu. Louise, Güney Postası’nda Geneviéve olarak yeniden yaşam bulurken Consuelo son romanı Küçük Prens’in ‘Gül’ü oldu.

Aslında birbiri içine geçen mistik bir örgü gibidir her iki aşkına karşı duruşu. Geneviéve bir ‘femme fatale’dır (felakete neden olan kadın).

Halbuki sevgiyle tomurcuklanan ‘Gül’ farklıdır. Korunması, üzerine titrenmesi gerekir.

Mehmet Coral / Çöle Düşen Yıldız / s.74

Nerdesin, Jacgues Bernis? diye sorar: ‘Varlığın ne kadar hafif görünüyor. Buradasın belki, yoksa orada mı? Bir varmışsın, bir yokmuşsun gibi…

Bernis, bir gün bana şunu itiraf etmiştin: Sezinlediğim şey, her şeyin arkasında gizliydi; bana öyle geliyordu ki biraz çaba göstersem, onu anlayabilecek ve alıp götürecektim sonunda. Ama şimdi, hiçbir zaman açıkça kanıtlayamadığım bu dost varlığıyla tedirgin, başımı alıp gidiyorum…

Bir gemi batıyor gibi geliyor bana. Bir çocuk rahatlıyor gibi. Bu yelken, direk, umut titreyişi denize açılıyor gibi. 

Antoine de Saint-Exupéry / Güney Postası / s.104

Her şey için çok geçtir artık. Hayatın güvenli limanından ayrılan gemi enginlerde batmak üzeredir. Gerçeğe uzanma umudunu da peşinden sürükleyerek…
….
Güney Postası’nın her parçasına, Geneviéve’e bulaşmıştır. Sınırsız özgürlük ve mutluluğu sadece göklerde bulan pilot Bernis’yi dünyevî hayata indirmeye çalışır. Ancak, sonunda herkes ait olduğu yere gider. Geneviéve, dünyevî yaşamın konforuna döner.

Mehmet Coral / Çöle Düşen Yıldız / s.75-76

Gün gelir bu tür sevgilerle doyamayacağını anlar kalp. Ayrılıkların, anlaşılmazlıkların, terk edilişlerin, tekdüzeliklerin elinde öylesine aç kalır ki çok farklı, bunlara benzemeyen, hepsinin üstünde çok başka bir sevginin arayışına girer. Nerede olduğunu bilemese de kokusunu almaya başlar iç âleminden. Yaşadığı birbirine benzeyen kalıp saatler, onu tatmin etmekten artık çok uzaktır.

Hat pilotu Bernis, valizsiz, elleri cebinde, en kuytu patikadan memleketine dönen, her şeyin sırrına doğrudan eren Bernis. En değişmez dünyada bile, bir duvara dokunmak, bir duvara dokunmak, bir alanı genişletmek için en azından yirmi yıl boyunca bir davayı kovalamak gerekiyor. İki yıl Afrika’da kaldıktan yer değiştiren, deniz gibi değişen manzaralardan sonra gerçek toprağa gelip ayağını bastığında üzgündü.

‘İşte her şey aynı…’

Her şeyi farklı bulmaktan korkmuştu ve işte hiçbir şeyin değişmemiş olması acı veriyordu ona. Dostluklardan, karşılaşmalardan, basit bir can sıkıntısından başka bir şey beklemiyordu. 

Antoine de Saint-Exupéry / Güney Postası / s.61

Düşmeye görsün bir gün tadı damağına. Her söz tatmin etmez artık dilini. Dudakların başka suları arar. Her şeyin çölleştiği bir iklime girersin. Ve sen o tadı, o suyu aramaya çıkarsın. Yürüdükçe yanında sadece iki dostun vardır: Çöl ve içindeki ses. Ses konuşur, çöl yankısını verir. Ne müthiş bir zıtlıktır bu. Ne güzel ahenk. Bu ahenkte huzuru tadar, sükuneti içersin. 

Gördüğün her şey sedefinden çıkmış inci gibidir. O güne kadar söyleyemediklerini söyler, veremediklerini verir. Ve yaşamın, aydınlık bir hayata döner.

Şimdi defineyi nerede aramaya gideceksin, ey Hint denizlerinin inci avcısı; ama sen onları çıkarmayı bilmezsin ki?

Üzerinde kurşun gibi yürüdüğüm bu çölde, bu toprakta bir şey bulamam ben. Oysa bu çöl senin için bir büyücü, yalnız kumdan bir örtü, bir görüntüdür…

‘Jacques, vakit geldi.’

Antoine de Saint-Exupéry / Güney Postası / s.98

Bernis’in aradığı, Exupéry’nin aradığı şeydir. Yazarın özündeki cevher. Güney Postası’ndaki define, bir başka Küçük Prens’tir. 

Küçük adamım,’ dedim. ‘Korkuyorsun sen…’

Korktuğu kesindi. Ama hafifçe güldü.

Bu akşam daha çok korkacağım…

Buz gibi hissettim kendimi yine, O’nun gülüşünü bir daha hiç duymayacak olmayı kaldıramayacağımı biliyordum.

Antoine de Saint-Exupéry / Küçük Prens / s.108

Bernis de bu korkuyu duyuyor muydu? Ancak Bernis göklerin gizeminde ilerlerken onu yerde bekleyen arkadaşı, aynı pilot gibi, “onarılmayacak, geri getirilemeyecek bir şeylerin sezgisiyle” ürperiyordu.

Avrupa ve Afrika, günün şurada burada kalmış son fırtınalarını süpürerek, kısa aralıklarla geceye hazırlandılar. Granada fırtına yatışıyor, Malaga’nınki yağmura dönüşüyordu. Bazı köşelerde boralar saçlara yapışır gibi sarılıyordu dallara.

Uçağı gündüz bekleyen Malaga, ışıklarını hazırlamak zorunda değildi. Zaten uçak yere inmeyecekti. Çok alçaktan uçarak Tanca üzerinden yolunu sürdürecekti herhalde. Bugün de boğazı yirmi metreden, Afrika kıyısını görmeden pusulayla geçmesi gerekecekti kuşkusuz. Güçlü bir Batı rüzgârı, deniz eşeliyordu.
….
Akşam saat sekizde, Malaga telsizi bildirdi: ‘Posta yere inmeden geçip gitti.’
.…
‘Tamam’ dedi şef, kesin artık.Çalışma odasına çıktı, son kağıtları gözden geçirdi, suskun gözden geçirdi, suskun telefona baktı. Rabat, az sonra arardı.
….
Alan şefi ne yapacağını bilemeyecek kadar şaşkındı. Kendisi de hareket izni verecek miydi acaba? Güneydeki sisten korkuyordu; sis Nun Vadisi’ne giderek Juby’ye kadar uzanabilirdi. Juby telsizi olmasına karşılık sesiz kalıyordu hâlâ.

Oysa biz Juby’de, dünyadan uzakta, bir gemi gibi imdat işaretleri yolluyorduk:

‘Postadan haber bildirin, haber…’

Saat yirmi ellide, her şey yatıştı. Kazablanka ve Agadir telefonla konuşmayı başardılar. Bizim telsizler de sonunda birbirlerine bağlandı. Kazablanka konuşuyor ve her sözü Dakar’a dek ulaşıyordu: ‘Posta uçağı saat yirmi ikide Agadir’e hareket edecek. Stop.’

Agadir’den Juby’ye: Posta uçağı sıfır otuzda Agadir’de olacak. Stop. Size aktarabilir miyiz? Stop.’

‘Juby’den Agadir’e: Sis var. Sabahı bekleyin. Stop.

Antoine de Saint-Exupéry / Güney Postası / s.87

Jacgues Bernis… Gittikçe aradığın defineye yaklaşıyor gibisin. Defineler… Ya harabelerde ya toprak altında ya da denizin derinliklerinde gizli zenginlikler… Hiçbir elin ulaşamayacağı yerlerde manyetik çekim alanları. Sessizdir oraları. Adeta bir ölüm soğukluğu gibi ürpertir. Yoğun bir sisin içinde bilmediğin bir yere doğru gözlerin kapalı kayıp giderken sen de ürperiyorsun.

Ama şimdi her şeyin dışında öğelerin karmakarışık olduğu oluşum halindeki bir evrenin içindeydi. Ova uzayıp gidiyor, cam kubbe altında parlayan son kentleri, Mazagan, Safi, Mogador’u alıp götürüyordu. Sonra son çiftlikler, karanın son borda ışıkları parladı. Bernis birden kör oldu.

Evet! Pisliğe giriyoruz şimdi!

Yükseklik ölçere dikkat ederek buluttan kurtulmak için inmeye başladı. Bir ampülün hafif kırmızı ışığı gözlerini kamaştırıyordu. Onu söndürdü.

Tamam. Çıktım; ama hiçbir şey göremiyorum.

Antoine de Saint-Exupéry / Güney Postası / s.89

Bu kadar yüksekten toprak kımıltısız görünür. Sarı Sahra kumu mavi denize, sonu gelmez bir kaldırım gibi yaslanır. İyi bir işçi olan Bernis durmadan sağa kayan bu kıyıyı motorun düzeyine getirir. Afrika’nın her dönemecinde, uçağı hafifçe yana yatırır. Dakar’a daha iki bin kilometre var.

Kımıltısız hava, uçağı bir kabuk gibi sarar. Sallantı yok, ne öte ne yana doğru görünüm değişmiyor böyle yüksekte. Bernis saatine bakar. Bu hareketsizlik, bu sessizlik daha altı saat sürecektir, sonra bir kelebek gibi çıkar uçaktan. Dünya yenidir.

Bernis, böyle bir mucize yaratan saatine bakar. Sonra uçağın kımıltısız sayacına. Eğer bu ibre sayıları şaşırır da motor bozulup insanı çölün eline bırakırsa; zaman ve uzaklıklar yeni, kavranılmaz bir anlam kazanır. Bernis dördüncü boyutta yolculuk yapmaktadır.

Antoine de Saint-Exupéry / Güney Postası / s.98

Bernis, bir gün bana içini dökmüş, demiştin ki: Pek iyi anlayamadığım, hiç de sadık olmayan bir yaşamı sevdim ben. Niye ihtiyacım olduğunu bile bilmiyorum: Birden hafif bir açlık duymak gibi bir şeydi bu…

Antoine de Saint-Exupéry / Güney Postası / s.104

Madde dünyasında yaşamını boyuna, enine, derinliğine değerlendiren Bernis, gittikçe artan açlığıyla gök boşluğunda üç boyutun kaybolduğu bir yolculukta şimdi sadece anı; zamanı yaşıyordu. Belki de bu atmosferin sınırlı zamanı onu bir yeni boyuta, sınırsızlığa götürecekti.

Hareketsizliğe mahkûm bir hayattan kurtulacağı anı ümitle bekler Bernis. Sonra İpekböceğinin kozasından yeni doğmuş bir kelebek gibi uçaktan çıkacak, yepyeni bir dünyaya ayak basacaktır…Havadan hafif hale gelen etersi varlığıyla sonsuzluğu kucaklayacak, ardında bıraktığı çölün kumlarında hiçbir iz bırakmayacaktır.
….
Bernis, ileride Küçük Prens’in yapacağı gibi, kendine çok ağır gelen bedeninden kurtulup, havadan daha hafif hale gelir. Aradığına kavuşmuş, öz yurduna varmıştır artık:

Memet Coral / Çöle Düşen Yıldız / s.75-76

Arkadaşım benim… Demek buradaydı define: Bunca aradığım!

Bu kumulun üstünde, çaprazladığın kollarınla, bu koyu mavi körfeze karşı, yıldız köyüne karşı bu gece fazla ağır çekmiyordun…

Güneye inerken, nice halatları koparmıştın, havaya ait bir Bernis’tin, bir tek dostun kalmıştı. Bir melek saçı seni hafifçe bağlıyordu…

Bu gece daha hafiftin. Başın dönüverdi. Ey uçarı varlık, en tepedeki yıldızda parladı define!

Dostluğumun melek saçı seni hafifçe bağlıyordu. Vefasız çoban olan ben, uyuyakalmıştım. ‘Senegal Saint-Louis’sinden Toulouse’a: Fransa – Amerika postası Doğu Timeris’te bulundu. Stop. Düşman çok yakında. Stop. Pilot öldürülmüş, uçak parçalanmış, postaya dokunulmamış. Stop. Dakar üzerinden yolu sürdürüyoruz. Stop.’

Antoine de Saint-Exupéry / Güney Postası / s.105

Paylaşın.

Yazar Hakkında

2 yorum

  1. “Defineyi arayan, harabeleri hor görmeyecek. Gerçek hayatı isteyen, ölümden çekinmeyecek.” Elif Kaya

    ‘İpekböceğinin kozasından yeni doğmuş bir kelebek gibi uçaktan çıkacak, yepyeni bir dünyaya ayak basacaktır…’ Antonie

    “Bülbül’ü Altın Kafese koymuşlar ille de vatanım demiş.”
    Kuş kafeste nefes alamayacak duruma geliyor. Özgürce hakikatin kokusuna koşmak ister. İbadeti buraya oturtmak gerekir sanki.
    “Namaz Gözümün Nurudur” Hadis
    Namaz bir nevi disiplindir.

Leave A Reply