Çünkü Yüz Yüze Geldiğimiz An Ölüm Yoktur Artık

1

İstanbul’un dünyaya bakan yüzü ne kadar yorgun ve suskun. Bir köşede oturup, “Seni dinliyorum.” desem, kim bilir neler anlatacak? Gittikçe eriyor kuş sesleri, uzaklaşan gün gibi. Üsküdar’ın eteklerinden kızıl dalgalar kayıyor ufuklara. Akşam olmuş.  

Nerede gündüzdeki saltanatın, kahkahaların İstanbul? Göklerde mi aramalıyım sesini? Birazdan görünmeye başlayacak, yuvalarından bizi gizlice izleyen gözler… Yıldızlar… Ebedî âlemin dilini ne güzel çözmüşler. Öylesine huzurlu, öylesine sakinler… Sükûnet sirayet edermiş. Tenha köşeler, bahçeler… Gittikçe yoğunlaşan gölgelere bürünerek dinlenmeye çekilecekler birazdan. Ve mezarlıklar… İstanbul! Seninle ne kadar oynasalar da ahirete bakan bu yüzün hâlâ güzel. Bu yüzdeki çizgiler ne kadar başka, anlamı günlük hayatımızdan ne kadar uzak… Onun için mekanlar birbirinden farklı kitaplar gibidir. Hepsinin harfleri, kaleme dökülüşü, anlatımı birbirine benzemiyor. 

Neler devşirilir toprağın altında? Her mezar bilemediğimiz ayrı bir bahçe. Hüzün mü desem, neşe mi? Ayrılık mı, vuslat mı? Sıra bize hiç gelmeyecekmiş gibi hep uzak kaldığımız âlem. 

Aylar gelir, yıllar geçer;
İki yanı testere zaman.
Hisseler dağılır ömürlerimize. 

Oysa burada
Toprak suskun; dinler
Tohumun dediklerini.
Gün olur bahçelerde hüzün.
Gün olur bahçelerde neşe
Ne sitem ne kavga…
Sadece bir sessizlik dağılır
Dalga dalga…

Bir an bile yapraksız görülmez;
Sabrı çeker diller.
Gün ışığını toplar yüreklerinde
Geceye nur
Serviler…

Ah… mezarlıkların sadık bekçileri. Hiç kıpırdamadan geceyi sabırla bekleyenler… Ay sıyrıldıkça karanlıktan, yücelere yükselen nurdan servi siluetleri… 

Sorsam: “Neden?”; “Gündüzün ışığını almak için uzanırız göklere; nurumuz oradan gelir.” diyecekler. Ve ekleyecekler “Sadece sessizlik ve dalları duvarlara dolanan güllerin kokusu kalacak bizimle. Sabır tazeleyeceğiz tefekkürle.” diyecekler. Evet ortalıkta ne cevizin ne kavağın hışırtısı var… Sadece sessizlikten yayılan manalar. Sessizlik, tefekküre en hoş davetiyedir ve etrafı sarmakta gül kokuları. 

Ölüm ve gül. Yan yana. Düşünüyorum. Aklıma güle sarılarak sunulmuş bir ölüm geliyor: 

Avusturya’lı Rainer Maria Rilke’nin ölümü. Bir dostunun şatosu olan Muzot’da kalırken, Madame Eloui Bey adında şiirlerine tutkun Mısırlı bir kadın gelir ziyaretine. Şair memnuniyetini bu güzel misafire ifade edebilmek için şatonun bahçesinden gül toplamak ister ve toplarken eline diken batar. Diken yarasının acısı üzerine bir hekime görünür. Sonuç üzücüdür: İlerlemiş durumda kanser hastası olduğu anlaşılır. Bundan iki ay sonra da ölür.

Gül ey saf çelişki
Bütün göz kapaklarının altında
Hiç kimsenin uykusu olamamanın sevinci…

Şair Rilke’nin mezar taşında ölümü baş tacı eden dizeler bunlar. Yıldızlar altında göklere uzanan serviler kadar zarif, gizemli ve aydınlık. 

Gül ve ölüm… “Gül.” Duru, ipek yapraklar, içten dışa ferahlayan renkli kanatlar… Ve içinden çıkıveren hiç beklenmedik bir “ölüm”. Zahirde şaşırtan; ama hakikatte kadere teslim olduran. Göz kapaklarımız gülün çanak yaprakları gibi uykunun dinlendiriciliğini saklar içimizde. Ama ya ölümü görürsem diye kaç göz kapanarak rahatça dalabilir uykuya? Oysa hakikate açılan kapının ardında nice gülüşler yayılır duyabilenler için. Nasıl varabileceğiz ölümün ve hayatın hakikatine? Bu dünyaya neden geldik, nereye, neden gidiyoruz soruları hep cevapsız.

Gelecekte kendisini neyin beklediği gerçeği ile yüzleşen insan, iki kez parçalanır. 

Kendi içinde, varlığı sona erecek olan insan ile tam bir terk edilmiş duygusu içinde olağanlık ve olasılık karşısında varoluşunun seçimini yapacak kişi arasında yaşanır ilk parçalanma. İkinci parçalanmanın kaynağı ise, tam bir anlamsızlıkta kendini ona sunan dünyaya tanıklık eden gerçeği kendisinden ayıran uçurumdur. 

Jean-Philippe Ravoux / Küçük Prens ve Felsefe / s.11

Başka âlem vardır da yoktur da… Bu gıdaya o, haram diyor; bu, helal diyor. O mu, bu mu? Sağlam zemine basmayan, yalpalayan tutumlar. Hatta tutunamamışlıklar. Buna benzer sayısız olasılıklara takılan düşüncelerimizle gerçeği, doğruyu nasıl bulabileceğiz? Olasılık… Olur da olmaz da arasında gidip gelmeler… Boşlukta kalmışım hissi. Altı delik tekneden nasıl çıkacağız sahile? Varoluşumuz ellerimizde muamma. Ne sunuyor sana bu dünya? Doğru adresi bulamadığından girip çıktığın sokaklar… Çelişkiler, şaşkınlıklar ve sıradanlıklar… Her gün bizi azar azar bölüyor. Parçalanıyoruz. 

Aklımız, kalbimiz ruhumuz gittikçe soluklanamayacak duruma geliyor. Hakikat. Onu görmemiz ve bilmemiz için dünyaya gönderildiğimiz nimet. Bizden uzaklaşıyor, günden güne batıla kayıyoruz. Ve ikinci kez parçalanıyoruz.

Bu parçalanmayı temsil eden seçimin sonu ne olursa olsun, nihayetinde ölüm vardır. İnsan ölümü içinde aşkla yaşatmalı, ölümden üstün olmak için kendi iç heykelini yontmalıdır. Ölüm anı, bütün yaşamın meyvesidir.

Böyle bir tutum, dikkatin tamamen yön değiştirmesini gerektirir. Artık önemli olan geleceğe yönelik varsayımlar değil, şu anda içinde bulunan şeye, “kendi içinde” ve “kendisi için” odaklanmaktır. Bu aynı zamanda hem varoluşçu hem de ahlakî değerler taşıyan bir bakıştır.

Bu şimdiki zamanın olduğu kadar, beklenmedik bir lütuf gibi karşılamak zorunda kalacağımız gelecek zamanların da sonsuz değerinin farkına varmamızı sağlayan bir yaklaşımdır.

Jean-Philippe Ravoux / Küçük Prens ve Felsefe / s.11-12      

“Ölümden sonra hayat var mıdır, yok mudur?” “olasılığı” ve her gün televizyondan, magazinden, çevremizden alarak kanıksadığımız “olağan” ölüm haberleri… Bu iki perde arkasında bir gün bize de uğrayacak ölümü körleşen idrakimizle nasıl değerlendirebileceğiz? 

.Tam bu sırada elinde asaya benzer bir baston, gözleri âmâ bir meczup gördük. Bugün gördüğüm ikinci meczuptu. Adamların yanından geçerken gür bir sesle:

.Hah… ölüm olmasaymış hah… sizler gibi canlı kalsaymış hah… mezarlıklar dolmuşmuş. Bir kere siz ölüsünüz, her şey ölü. Sizin canlı bildiğiniz her şey; şu fani dünya ölü. Biz de siz de… İnsan ruhlar âleminde yaratılır. Ölmek için dünyaya gönderilir. 

Siz buna doğum dersiniz. “Yaşamak için doğum”; biz buna “Ölmek için mezarlığa geliş” deriz. 

Dünyaya gelen her canlı ölüm mertebesindedir. Ölmek için gelmiştir. Mezarlık yokmuşmuş. Uyanın! Hey… Dünyanın kendisi mezarlık. Bizler de ölüleriz. Suretimizi, bedenimizi aslı toprak olan dünyaya teslime geldik. 

Oktan Keleş / Bir Meczubun Rüyası / s.258

Tohumdan göklere uzanan varlığında güneşi, yağmuru, topraktan aldığı madenleri, havadan aldığı nice zenginlikleri ahenkle yoğurarak her bahar meyvesini bize sunan ağaç gibi yaşam sürenler var. Onlar ölümü bir boşluk, kış değil, bir diriliş, bahar gibi görüyorlar. Kışın suretine takılanlar ise onu sadece buz gibi bir yokluk biliyor. Oysa baharda fışkıran filizleri bağrında sıcacık koruyan, besleyen kıştır. Exupéry’nin ölüme dair düşüncelerinde kışın bu besleyiciliği, baharın doğurganlığı var. 

Bir keresinde ölüm döşeğindeki annelerini bekleyen üç köylünün yanında bulunmuştum. Çok kederli bir andı. Bir insanın göbek bağı ikinci kere kesiliyordu, bu sefer hayattan. İkinci kere bir bağ kopuyordu, bir kuşağı sonrakine bağlayan. Ne kadar yalnız kaldıklarını anlıyordu bu üç oğul o anda, bayram günleri birlikte oturacakları bir aile sofrası olmayacaktı artık, etrafında toplanacakları bir direkleri olmayacaktı. Ben ise bu kopuşta hayatın devamlılığını görüyordum. Bu adamlar da zamanı gelince sıranın başına geçecek, saygı gören bir ihtiyar olarak kendi evlatlarını etraflarında toplayacaklar, hayatlarının son dakikalarında, idareyi şimdi bahçede koşuşturan şu küçüklere bırakacaklardı.

Bu ihtiyar köylü kadının, bu annenin, dudakları sıkıca kenetlenmiş taş bir maskeyi andıran sakin ve sert yüzünü görüyordum. Bu maske oğullarının yüzünün bir kalıbıydı. Bu beden oğullarına kalıp olmuştu, onların düzgün insan bedenlerine. Ve anne şimdi, parçalanmış, filizi alınmış bir maden gibi yatıyordu. İşte, ölünmüyor hiçbir zaman çiftlikte. Anne öldü, yaşasın anne.

Antoine de Saint-Exupéry / İnsanların Dünyası / s.192-193

Kışın üşüten yüzü gibi ölümün yüzü çoğumuzu korkutur. Pilot da korkuyor. Hatta yılanı gördüğünde hemen silahına uzanması, onun ölüme o an ne kadar olumsuz yaklaştığının göstergesi.

Önümde, Küçük Prens’in tam karsısında insanı otuz saniyede öteki dünyaya yollayacak sarı yılanlardan biri duruyordu. Tabancamı çıkarmak üzere elimi cebime atarken bile geriye sıçramaktan kendimi alamadım. 

Antoine de Saint-Exupéry / Küçük Prens / s.106

Yaşamdan ölüme uzanan yol, Saint-Exupéry için uzun ve zorlu bir yoldur. Çünkü yazarın ölümü yakinen tanıması, etkilerini yaşaması çok küçük yaşlarına rastlıyor. 

Baba Jean, şatonun yakınındaki La Foux tren istasyonunda 41 yaşındayken geçirdiği bir kalp krizi sonucu karısının kollarında hayata veda ediyor. Antoine henüz dört yaşında bile değil.

Dört gün sonra babası Jean, Saint-Maurice’teki kabrine defnedilirken, belki de ilk kez yaşamın ölümle olan mutlak bağını düşündü. Ailenin temel direğinin yıkılışı karşısında tüm sevdikleriyle birlikte içine girilen matem havası lekesiz çocuk ruhunda belki de ilk yarayı o gün açtı.

Kardeşleri ve annesiyle birlikte, yarı kapalı gözlerle yitirdikleri babalarına bakıyorlardı. Tanrı’nın orağı, ölüm meleği Azrail aracılığıyla, yaratılmış her şeyi zamanı geldiğinde biçecekti. Bu olay insanların bildiği biçimde bir sıra takip etmiyordu. Olgun başakların arasında narin çiçekler de biçilebiliyordu. İlerde küçük kardeşi Francois’yı yitirdiğinde bunu daha da hüzün yüklü bir biçimde anlayacaktı. 

Mehmet Coral / Çöle Düşen Yıldız / s.26-27

Yirmi dakika sonra göçüp gidecek bu körpecik kardeş ciddi olmak istiyor. Mirası konusunda bir şeyler söylemek ihtiyacını duyuyor. “Son arzum şu…” diyor. Yüzü kızarıyor, ama erkek gibi davrandığı için de gurur duyuyor. Kule yapan bir adam olsaydı, yarım kalan kulesini bana bırakacaktı. Baba olsaydı, oğlunun yetiştirilmesini bana bırakacaktı. Savaş pilotu olsaydı, uçaktaki belgeleri bana teslim ederdi. Ama küçücük bir çocuk o. Yalnızca buharlı bir kayık, bir bisiklet, bir de tüfek bırakıyor ardında.

Ölmüyoruz. Ölümden korkacağımızı sanmıştık. Oysa beklenmedik olaylardan, patlamalardan, kendi kendimizden korkuyoruz. Ölümden? Hayır. Kardeşi, “Bunları kâğıda geçirmeyi unutma…” demişti. Vücut çözülüp dağıldı mı, asıl öz çıkıyor ortaya. İnsan için yalnız ilişkiler önemlidir.

Antoine de Saint-Exupéry / Savaş Pilotu / s.123-124

Kardeşinin vakur bir sükunetle kendisini ölüme teslim edişi onu çok etkiledi. Şatonun bahçesindeki aile mezarlığına defnedilmeden hemen önce fotoğrafını çekti. Hayatı boyunca korkusuzluğuyla ölümün hep üzerine gitmeyi bir eğlence haline getirmesini, hayatı en uç sınırlarına dek yaşama özgürlüğünü, belki de François’nin ölümünden sonra içselleştirdiği bu kadercilikte aramak lazımdır.

Mehmet Coral / Çöle Düşen Yıldız / s.54

Hep boynunda duran altın sarısı atkısını gevşettim.

Antoine de Saint-Exupéry / Küçük Prens / s.106-107

Exupéry’nin kardeşinin defnedilmesinden önce çektiği fotoğrafını hayatı boyunca yanında taşıması, bu söz ile birlikte değerlendirildiğinde altın sarısı rengi bir başka anlam kazanıyor. “Sarı”nın kendi çocukluğundan başka, kardeşi François’nin de metaforu olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü “Hep boynunda duran,” ile Hayatı boyunca onu yanında taşıdı.sözleri arasında da görünür bir bağlantı var.

Küçük adamım,’ dedim. ‘Korkuyorsun sen…’

Korktuğu kesindi. Ama hafifçe güldü.

‘Bu akşam daha çok korkacağım…

Buz gibi hissettim kendimi yine, onarılmayacak, geri getirilemeyecek bir şeylerin sezgisiyle. Onun gülüşünü bir daha hiç duymayacak olmayı kaldıramayacağımı biliyordum. Benim için çölün ortasında bir tatlı su kaynağıydı o.

Antoine de Saint-Exupéry / Küçük Prens / s.108

Yorgunsun, bir günün yükü eve dönüyorsun. Kapıyı açtın, üstünü değiştirdin, yemek hazır, evin içinde alışagelmiş konuşmalar, televizyon, uyku. Kalktın. İş yerinde yoğun bir gün bekliyor seni. İçeri girdin. İnsanlar… her gün yan yana çalıştığın, günde kaç kez koridorlarda karşılaştığın mesai arkadaşların… Aynada saçını tarıyorsun. Tarağı düzgün parmaklarınla güzel bir başın üzerinde gezdiriyorsun. Sağlam gözlerin yüzünü inceliyor. Evde, işte, bedeninde her şey, aynı yerdeler. Aynı tamamlanmış bir puzzle’ın parçaları gibi. Sıradan bir gün, bir görüntü daha… Öyle mi? 

Bir parça düştü puzzle’dan, bir parça, bir parça daha. Görüntüde şekil, verdiği mesajda anlam bozuldu. Parçaları arıyoruz, buluyoruz ve şekil tamamlanıyor, mesaj anlamını buluyor. 

Ama evde, iş yerinde, çevremizde kaybettiklerimiz; aramakla bulamadıklarımız. Ölüm gelmeden her şeyin değerini bilerek yaşamak, varlığa anlam kazandırıyor, sevgiyi çoğaltıyor. Bu yönden bakarsak hem bu âleme hem öteki âleme bakışımıza anlam veren bir hakikat oluyor ölüm. Onun merceğiyle hayat, hayatı doğru değerlendirme, gideceğimiz âlemi öğrenme gayreti ve buradan oraya götüreceklerimiz; her şey sıradanlığından sıyrılıyor. İdrakte, kalpte yerini buluyor. 

Su ihtiyacını susuzluk körükler. Eldekinin değerini de kaybetme korkusu. O zaman yaşamımızdaki her şeyin bize hayat veren tatlı bir su kaynağı olduğunu anlıyoruz. Pilot da böyle hissediyor Küçük Prens için: Benim için çölün ortasında bir tatlı su kaynağıydı o.”

Ve yine güldü. Sonra birden yüzü ciddileşti.

‘Bu gece… Biliyorsun… Gelme.’

Seni bırakmayacağım,’ dedim.

Acı çekiyormuş gibi bakacağım. Biraz da ölüyormuşum gibi… Evet, öyle. Bunu görmeye gelme. Görmeye değmez.

Seni bırakmayacağım.’

Ama o endişeliydi.

Dinle beni. Biraz da o yılan yüzünden… Yani seni sokmasını istemem. Yılanlar kötü niyetli yaratıklardır. Bu da seni yalnızca zevk için sokabilir…

Antoine de Saint-Exupéry / Küçük Prens / s.111

Elimdeki kitapta -saydım- bazıları bütün sayfayı kaplayacak büyüklükte irili ufaklı tam 46 adet resim var. Harfler iri. Satırlar geniş. Kısacası 80 sayfayı bile bulmayan yazılı bir alan. Ama içindeki konu dev gibi. Küçük Prens ilk bitirildiğinde yaklaşık 1000 sayfalık bir kapasiteye sahipmiş. Oysa şimdiki haliyle, resimlerle birlikte 116 sayfa. Böyle bir durumda kelimeler öylesine yoğun ve derin olmalı ki bu devi sarmalasın, taşıyabilsin. Bu bakımdan mümkün olduğu kadar her olayın üzerinde durmak gerekiyor. 

Mesela paragraftaki “Bu gece… Biliyorsun…” sözündeki “gece” üzerinde biraz durulmalı. Aklıma gelen şu: Küçük Prens yılanla niçin geceleyin bulaşacak? Neden yazar zaman olarak geceyi seçiyor? Gece hangi kelimeyle bağlantılı? “Ölüm”le. Gece ve ölüm.

O an aklıma daha önce de sözünü ettiğim bir film geliyor: Baba Aziz. Gözleri görmeyen bir derviş. Torunu Ishtar’la çölde dervişlerin otuz yılda bir gerçekleştirdikleri toplantıya katılmak üzere yola çıkıyorlar. Aslında Baba Aziz, hayatının en önemli anına yolculuk etmektedir. Yani kabrini aramaya, düğününe doğru bir yürüyüşe çıkmıştır. Bu düğün, “sonsuzlukla olan evliliği” içindir.

Filmin sonunda Baba Aziz torununu gönderir ve yalnız kalır. Üstüne, başına çeki düzen verir. Kumların üzerinde huzurda otururken filmde anlatılan hikayelerden birinin kahramanı olan Hasan yaklaşır yanına. Ve aralarında insanı düşündüren bir konuşma geçer: Dekor gece, konu ölümdür.

.Hasan ben de seni bekliyordum.

.Beni mi bekliyordun?

.Evet seni, gelip ölümüme şahit olman için.

.Neden ben? Ben ölümden öyle korkuyorum ki.

.Biliyorum. Anne rahminin karanlığındaki bebeğe denseydi ki:  

Dışarıda aydınlık bir dünya var, yüksek dağlarla dolu, büyük denizleri olan, dalgalanan düzlükleri olan, çiçekleri açmış güzel bahçeleri olan, çağlayan ırmakları, yıldızlarla dolu gök kubbesi ve parıldayan güneşi olan bir dünya.

Tüm bu güzellikleri bildiğin halde karanlıkta kapalı kalmaya devam edersen… 

Doğmamış çocuk bütün bu harikalardan habersiz olduğu için duysa da hiçbirine inanmaz.

Aynı bizim ölümü şimdiden anlayamamamız gibi. İşte bu yüzden korkarız. Ne olacağını bilmeyiz. Ama günü gelince hepimi gideceğiz. 

.Ama ölüm aydınlık olamaz. Çünkü o, her şeyin sonu.

.Ölüm nasıl olur da başlangıcı olmayan bir şeyin sonu olabilir? Hasan, güzel oğlum! Benim düğün gecemde kederli olma. Hadi üzme beni. 

.Düğün gecende mi?

.Evet. Ben nihayet ebediyetle evleniyorum. Şimdi beni yalnız bırak. Sonra yine dönersin. Üstümü kumla örtersin.

Nacer Khemir (Yönetmen) / Baba Aziz (Film)

Hasan, Baba Aziz’in dediği gibi sonradan gelir ve üzerini kumla örter. Hasan’a benzer yönlerimiz çok. Korkuyoruz ölümden. Dünya güzelliklerine açılmak istemeyen doğmamış çocuk gibiyiz. Bilgi eksikliği, iman zaafı nasıl bir körlüktür ki; karanlığı aydınlığa tercih edebiliyor, bir adımla geçeceğimiz hendeği atlayamıyoruz.

Ancak dünyaya dişlerini geçirmiş hırslardan uzak, daha basit; sadece emeğin kaybedilişinin tedirginliğinin bir portresi olan başka bir ölüm anı, bu korkuyu daha masumlaştırıyor gözlerimizde.

Exupéry, insanı insanca saran üslubuyla o anı şöyle anlatıyor:

Tanrı denizi yoğuruyor. Mahvolduk. Geminin en büyük ıskarmozları çatırdıyor…

Ve korktuk. Kendimiz için ve çabalarımızın amacı için korkmadık, yaşam sırasında alıp verdiğimiz şeyler için korktuk. Ben oymacıydım ve iki yıldır üstünde çalıştığım büyük gümüş su kabı için korktum. Bu kabı yapmak için iki yıl uyumamıştım. Bir diğeri neşe içinde dokuduğu uzun tüylü halıları için titriyordu. Her gün halılarını güneşe seriyordu. Önce derin gözüken bu dalgaya karşı boynuz gibi sertleşmiş bedeninden bir şeyler verdiği için gurur duyuyordu. Gene bir diğeri dikmiş olduğu zeytin ağaçları adına korktu. Ve iddia ediyorum ki içimizde ölümden korkan biri yoktu; ama hepimiz önemsiz birtakım şeyler için titriyorduk. Hayatın azar azar alıp vererek anlam kazanabileceğini keşfediyorduk.

Bahçıvanın ölümünün ağaca hiçbir zararı yoktur. Ama ağacı tehdit edersen bahçıvan iki kez ölür.

Antoine de Saint-Exupéry / Kale / s.36

Evet, korkuyoruz. Engellerimiz çok. Fakat, kendimiz göremiyorsak da bizden önce ölümün sırrına vakıf olmuş, söyledikleriyle çok şeyi göreceğimiz nice peygamber, nice veli, arif var. Her arifin, velinin, düşünürün sözleri kendi iç âleminin renginde; farklı. Ancak meselenin özünde hepsi tek hakikatte birleşiyorlar: “Hem iradî ölüm hem ıztırâri ölüm asla karanlık ve bir yok oluş değildir. Görebilenler için yüzleri çok güzel.”

Ölüm güzel şey; budur perde ardından haber…
Hiç güzel olmasaydı ölür müydü peygamber?

Necip Fazıl

Paylaşın.

Yazar Hakkında

1 Yorum

Leave A Reply