Bir Yıldızda Yaşayan Bir Çiçeği Seviyorsanız

2

Pilot Exupéry’nin kabuklaşmış bedeninde sıkışan ruhunun duası, onu çöle düşürdü. Ki bu duru ortamda dünyanın aldatıcılığına sırtını çevirip kendine dönebilsin. Kendi içinde unuttuğu taptaze âlemi; çocuk ruhunu bulabilsin. Kalbinin sesi öyle yankılandı ki çölde, kaderin rahmet ve hikmet elleri ilk önce yolu, sonra yolcuyu çizmeye başladı. Yolcunun yanına bir de yol arkadaşı ekledi: “Lütfen… Bana bir koyun çizin!”le atıldı ilk adım. Pilotta nefsî tutkular, Küçük Prens’in vicdanıyla çoğu kez anlaşamadı. Kendine göre hep yanlış koyunlar çizdi. Ya hasta ya yaşlı ya yorgun… Kısa süreli öfkeler, kırılganlıklar yaşandı. Ama yolun şartları niyete bağlıydı. Temiz niyetleri onları birbirine yaklaştırdı ve sonunda pilot Küçük Prens’in istediğini çizdi. Sandığın içinde sadece masum nazarın, riyaya bulanmamış kalbin göreceği bir koyundu bu. 

İyi ki de onu bana sandığıyla verdin. Koyunum geceleri onun içinde yatabilir.

‘Gündüzleri onu bağlaman için sana bir ip verebilirim. Ayrıca ipi bağlaman için bir de kazık…

Bu önerim Küçük Prens’i çok şaşırtmıştı: Bağlamak mı?

Ama onu bağlamazsan, başını alıp gider ve kaybolur…

Antoine de Saint-Exupéry / Küçük Prens / s.17

Ve günler geçti. Geçerken yoldaki taşları, dikenleri temizleye temizleye geçti. Çöl gecelerinin ayazı dondura dondura, yolcuların muhabbeti havayı ısıta ısıta geçti. Etrafın gizeminde heyecanlar, hayaller harmanlandı. Ancak içecek suları tükendi ve içten içe artan bir susuzlukla su arayışına girdiler. Kaderin bu iki yolcuya hazırladığı bir sürpriz, yolculuğun tacı oldu: Hiç ummadıkları şekilde donanımlı bir kuyu.

Uçağın tamiri sebepler dünyasında pilotun fiilî duasıydı. Cevap geldi Yaradan’dan. Sen tek istemesini bil. Neler neler sunulmaz ki sana… Su içildi, can içinde cana ab-ı hayat sunuldu. Artık pilot eski pilot değildi. Suyun zerrelerinde dirilen ruhu; sandığın içindekini, ufuklar ötesini görmeye, bilinmeyen âlemlere inanmaya başladı. 

Bakışları çok uzaklarda bir yere bakıyormuş gibi donuklaşmıştı.

Koyunum var artık. Kutusu ve ağızlığı da var…

Acıyla gülümsedi.

Uzun süre bekledim. Yavaş yavaş canlandığını fark ediyordum.

Antoine de Saint-Exupéry / Küçük Prens / s.108

Vicdana yasladı başını nefis; huzurdu adı. Dikenlerden temizlenen kalp, çiçeklerle donandı; sevgiydi, imandı tadı. Ve benlik merkezini, pilot kimliğini buldu. Bunların hepsi masumiyet pınarından akan suyla gerçekleşti. Bundan böyle bahçede çiçekle koyun yan yana yaşayabilecekti. Ancak koyunun ağızlığı asla ihmale gelmemeliydi. Şuur bunu bildi. Bahçe düzeninin dengeye, dengenin istikamete bağlı olduğunu anladı.

‘Küçük adam,’ dedim. ‘Gülüşünü duymak istiyorum yine.

Ama o, ‘Bu gece, tam bir yıl olacak,’ dedi. ‘Yıldızım, bir yıl önce Dünya’ya indiğim yerde tam tepemde olacak bu gece…

‘Küçük adam,’ dedim. ‘Ne olur bunun yalnızca kötü bir düş olduğunu söyle bana; şu yılanla konuşmanın, buluşma yerinin ve yıldızın filan…

Antoine de Saint-Exupéry / Küçük Prens / s.108

Beden, kabuğunu kırmış; öz, görevini yerine getirmiş; dönüş vakti gelmişti. Küçük Prens bir yıldızdan inmişti dünyaya. Adım attığı noktadan çıkacaktı geldiği yere. Yıldızına dönecek, “öz” mahfazasına konulacaktı. Göz gördüğü ayrılığın acısını çekerken kalp, bunun ayrılık olmadığını biliyordu.

Ama yakarışıma kulak asmadı. Onun yerine, Asıl önemli olan, gözle görülmeyendir…’ dedi.

‘Evet, biliyorum.’

Çiçekle olduğu gibi tıpkı. Bir yıldızda yaşayan bir çiçeği seviyorsanız, geceleyin yıldızlara bakmak hoştur. Bütün yıldızlar çiçek açmış gibidir…

‘Evet, biliyorum…’

Antoine de Saint-Exupéry / Küçük Prens / s.108

Gökyüzüne bak. Karanlık olduğunu düşün… Ay gizlenmiş, yıldızlar çekilmiş kovuklarına. Nasıl da ürpertir, üşürsün.Bir yalnızlık düğümlenir; yolunu kaybetmiş gibi olursun. Çünkü yıldızlar gökyüzünde gecenin tebessümüdür. Aynı gündüzün tebessümü güneş olduğu gibi. Gülmeyen göz donuktur. Donuk yüzde ise anlam yok. Anlamı olmayan yüzlerden kaçmıyor muydu pilot? Sevgisiz kalpler de aynı karanlık gece gibi ürpertiyor. Onun için üşüyoruz. Atılan bombalar, tüketim devleri sevgiyle dolu kalbin mi,yoksa hırsa batmış zekanın mı ürünüler?

Oysa sevginin lezzetini bilen kalp ısıtır; çünkü onun için her varlık güzeldir. Hayatı algılamak, insan yüzlerinde gezinmek güzeldir. Çünkü sevgi güzeldir. Çünkü “Bir yıldızda yaşayan bir çiçeği seviyorsanız, geceleyin yıldızlara bakmak hoştur.

Ve geceleri gökyüzüne bakarsın. Her şeyin çok küçük olduğu gezegenimin yerini gösteremem sana. Belki böylesi daha iyi. Yıldızım senin için herhangi bir yıldız olsun. Böylece gökyüzündeki bütün yıldızlara bakmayı seveceksin… Hepsi senin dostların olacak. 

Antoine de Saint-Exupéry / Küçük Prens / s.109

Bir kalbin sevgisinden bütün yıldızlara nasıl açılabilir insan? Sadece dilden değil, gönülden nasıl sevebilir herkesi? Onca farklılıklar, seviyeler, anlaşmazlıklar, öfkeler, kıskançlıklar, kırgınlıklar varken özel bir kalbi herhangi bir kalbin yerine nasıl koyabilirim? Yıldızım nasıl herhangi bir yıldız olabilir? 

Kırklı yaşların sonu. İç dünyamda sesler uğulduyor… Dindirmek için tavsiye üzerine gönül ilmiyle donanmış kitapları okuyorum. Kitaplar benim yolculuğumda Küçük Prens’im oluyor. Okudukça genişliyor darlığım; içim içime sığmıyor. İnsan denince gözlerim doluyor, sevgi denince coşuyorum. Ancak her şey teoriyle olmuyormuş. Bunun bir de pratiği varmış. Bir olayla onu anlıyorum: 

Bir yere gidiyordum. Hiç unutmuyorum; çünkü sorularımdan birinin cevabı oluyor. Bindiğim vasıta hayli kalabalık. İyi ki yer bulmuşum. Havada yoğun ter kokusu. İnerken, binerken yükselen kaba, incitici sözler. Tam önümde bir ense. Görünümü hayli kirli. Çevremde pek alışagelmediğim bir manzara. Kalbim allak bullak. Öğrendiklerime göre ben bu insanları sevmeliydim. Okurken, sohbet ederken coşuyordum ya… Oysa bunların hiçbirinin kalbimde şu an zerresi bile yok. Kalbin sınırı; sevginin ırkı, süzgeci mi vardı; süzerek sevecektim? Allah’ım diyorum içimden. Ben bu kaba davranışlarıyla, bu olumsuz görünümüyle insanları sevemem. Hiç mi bir şey almamışım okuduklarımdan? Kendime kızıyorum. O gün ve onu takip eden günler benim için yorucu geçiyor; kendimi hayli hırpalıyorum. Ancak hayırlı bir şey için çekilen sıkıntı dua oluyormuş. Cevabı ansızın kalbimde ışık oluveriyor; Yaratılanı severim Yaratan’dan ötürü.” diyen Yunus’u hatırlıyorum:

Bu hakikatlerle gözlerim açılıyor. Neyi, nasıl seveceğimi anlamaya başlıyorum. Ben Rabbimin nakış nakış dokuduğu çizgileri, renkleri sevmeliyim. Gördüğüm varlıkta ona üflenen ruhu sevmeliyim. İstidatlar her insana farklı verilmiş. Benim gibi davranmadığı için kızmak yerine, ona bu istidadı veren Hakîm için sevmeliyim. Evet, Sevmeliyim… Ama kendi adıma değil; Sani adına, Halik adına, Hayy ve Kayyum Olan Allah adına sevmeliyim. İnsan sadece beden değil. İçinde Yaradan’a olan sevgisini kendince taşıyan bir kalbi, her zerresinde Malik Olan’ın mührü var. Malik için sevmek ise gönül kapısından içeri girmek gibi. Ve zamanla sesimin, sevgimin yankılarıyla ferahlıyorum. Böylece gökyüzündeki bütün yıldızlara bakmayı sevmeye başlıyorum.

Su için de öyle. Çıkrık ve ip sayesinde vermiş olduğun su müzik gibi geldi bana. Hatırlıyor musun, ne hoştu.

‘Evet, biliyorum…’

Antoine de Saint-Exupéry / Küçük Prens / s.109

Daha önce Küçük Prens “Su yürek için de iyidir…” dediğinde, pilotun tepkisi “Bir şey anlamamıştım; ama sustum.” olmuştu. Oysa şimdi pilot, o an anlayamadıklarını artık anlayacak; suyun yürek için iyi olduğunu bilecek haldedir. 

Güzel olan, hakikat olan, aydınlık olan her şey yüreğe iyi geliyormuş. Sesi, aynı huzur veren müzik gibi oluyormuş insana. Gün geçtikçe anlıyorum ki sevgi de seviliyormuş. Çünkü sevgiyi anladıkça seviyorum. Sevmek güzelleştirmektir.” der, Anatole France. Sevdikçe farklı bakıyor, farklı şeyler görüyorum. Ancak kızdığında, öfkelendiğinde duyguları değerlendirmek çok zor. Tam o anda duygu terazini dengede tutabilmek ustalık istiyor. Yunusça Yaratılanı severim Yaratan’dan ötürü.”yü dile dökmek kolay. Ama kalbe dökebilmek hiç kolay değil. 

Neden Yaratan’dan ötürü? Bu kısacık cümlede bir gönül destanı yazmış Yunus. “Ötürü” bu destanın ışığı. Burada kalbin kapısı Yaratan’dan ötürü severek açılıyor. Çoğumuz ise nefsimiz adına sevdiğimizden kapı önünde bekliyoruz.

Hem sana bir armağan vereceğim…

Sonra yine güldü. ‘Küçük Prens, sevgili Küçük Prens, bu gülüşünü çok seviyorum!

İşte bu benim armağanım. Yalnızca bu suyu içtiğimiz zamanki gibi olacak.’

‘Ne söylemek istiyorsun?’

Yıldızlar bütün insanların,diye yanıtladı. Ama her insan için aynı değiller. Yolcular için, yıldızlar yol gösterici. Ötekiler için yalnızca gökyüzündeki pırıltılar. Bilim adamları için hepsi birer problem. İş adamı için zenginlik.

Ama bütün yıldızlar sessiz. Sen… Yalnızca sen yıldızlara herkesten farklı sahip olacaksın…

‘Ne söylemek istiyorsun?’

Yıldızlardan birinde ben yaşıyor olacağım. Ben gülüyor olacağım bir tanesinde. Ve geceleyin gökyüzüne baktığında bütün yıldızlar gülüyor gibi olacak… Yalnızca senin gülen yıldızların olacak!

Antoine de Saint-Exupéry / Küçük Prens / s.109

Küçük Prens’in söyledikleri onun kalbî tefekkürüyle pilota sunduğu bir hakikat. Kuyunun çıkrığını, ipini kullanarak Pilot nasıl suyu Küçük Prens’e sunduysa, şimdi de o sunuyor. Bundan böyle pilot kendi varoluş sebebini bilecek, kendi özünü tanımaya başlayacaktı. Önünde insana, yaşama farklı bakacağı yepyeni bir görüş açılıyordu. Ve bu görüşte varlığı kendi alışkanlıklarına, nefsi çıkarına göre değil, onu varoluş gerçeğine, Var Eden’in hürmetine göre değerlendirme vardı. 

Sonra yine güldü.    

Ve üzüntün hafiflediğinde (zaman bütün acıları hafifletir) beni tanımış olmak hep seni mutlu edecek, dostum olarak kalacaksın. Benimle gülmek isteyeceksin. Bunun için de arada bir pencereni açacaksın… Dostların gökyüzüne bakıp bakıp güldüğünü görünce çok şaşıracaklar! Onlara Yıldızlar hep güldürür beni! diyeceksin. Deli olduğunu düşünecekler. Sana nasıl bir oyun oynadığımı görüyorsun…

Sonra yine güldü.

Sanki sana yıldızlar yerine gülmesini bilen bir sürü küçük çan vermişim gibi olacak…

Antoine de Saint-Exupéry / Küçük Prens / s.109

Bir şey söylemedim.

Cesareti kırılmıştı. Son bir çaba daha gösterdi.

Biliyor musun, çok hoş olacak. Ben de yıldızlara bakacağım. Bütün yıldızlar çıkrığı paslanmış kuyular gibi olacak. Bütün yıldızlardan içmem için tatlı sular akacak…

Bir şey söylemedim.

Harika olacak! Senin tam beş yüz milyon küçük çanın olacak, benim de beş yüz milyon su kaynağım…

Artık susmuştu, ağlıyordu çünkü…

İşte burası. Bırak, yalnız gideyim.’ Ve oturdu. Korkuyordu. 

Antoine de Saint-Exupéry / Küçük Prens / s.112

Küçük Prens yıldızları seyrettiğimizde alacağımız zevki suya benzetiyor. Sudan yıldızlara gidiliyor. Yıldızlardan bütün varlığı sevmeye. Bütün varlığı seven, sevmeyi seviyordur. Ressamsa artık fırçası, yazarsa artık kalemi, insansa artık elleri hep sevgiye çalışacaktır. Saint-Exupéry’nin de kalemi böyle çalışıyor. Karakterleri inceleyişindeki hassasiyet bilhassa onlara şefkatle yaklaşması ve onlardaki azmi, yiğitliği öne çıkarması bu sevgiyi gösteriyor. Gece Uçuşu adlı romanın önsözünde yazar André Gide’in tespitleri bu gerçeğin kanıtı:

Saint-Exupéry’nin birinci kitabını sevmiştim; ama bunu daha çok sevdim. Güney Postası’nda insanı şaşırtan bir incelikle saptanmış anıların yanında, kahramanı bize yaklaştıran duygusal bir olay vardı. Biz şefkate hazır okurlar, ne insan ne de zayıf bir yaratık buluyorduk onu! Gece Uçuşu’nun kahramanı insanlık dışına çıkarılmamış olmakla birlikte, insanüstü bir erdeme sahiptir. Bu titreşimlerle dolu anlatıda beni en çok etkileyen de işte bu soylu yandır sanıyorum. İnsanın zayıflıklarını, dalgacılığını, boşluklarını zaten biliyoruz, günümüz edebiyatı da bunları ortaya koymakta pek usta; ama gerilmiş bir istemin yarattığı o kendimi aşma; bizlere gösterilecek asıl şey bu işte.

Antoine de Saint-Exupéry / Gece Uçuşu / s.7-8

Gece Uçuşu… Saint-Exupery, kendi deneyimlerine de dayanarak, Patagonya, Şili ve Paraguay’dan Arjantin’e gece uçuşu yapan kahraman bir pilotun ve yanındaki telsizcinin karanlıkta kasırgayla mücadelesini, ölüme karşı duruşu, doğanın karşısındaki insanın acizliğini; buna rağmen iradeyle gerçekleştirilen bir destanı anlatır. Yıldızlarla süslü gece, fırtına ve karanlıkla örtülü bir kabusa dönüşür ve uçak bu kabusta kaybolur. Ölüme giden bu gece yolculuğunda pilot Fabien ile onun yıldızlarla arasındaki ruhî iletişimi, Saint-Exupery’nin şiirsel anlatımıyla okuru adeta büyülüyor. Anlatımda adeta gecenin soluklarını işittirecek bir derinlik var.

Bir yardım istasyonu telsizle haber verdi: Bir uçak göründü. Motorların hızı kesildi, ineceğim! diyor.

Antoine de Saint-Exupéry / Gece Uçuşu / s.41

Patagonya postasının telsizcisi, bir saat sonra sanki biri alttan omuzluyormuşçasına havaya kalktığını hissetti. Çevresine baktı. Kalın bulutlar yıldızları söndürüyordu.

Antoine de Saint-Exupéry / Gece Uçuşu / s.43

Daha savaşabilir, talihini deneyebilirdi: İnsanın yazgısı dışarıdan çizilmez çünkü. Kara yazgı, insanın kendi içindedir: Bir an gelir, zayıf hissedersiniz kendinizi; işte o zaman hatalar, bir baş dönmesi gibi çeker sizi.

Tam o sırada başının üstünde, kasırganın bir yırtığından, bir çötenin1 dibindeki balık yemini andıran birkaç yıldız gördü.

Bunun bir tuzak olduğunu çok iyi biliyordu: Bir çukurun dibinden bakınca üç yıldız görürsünüz, onlara doğru çıkayım dersiniz, sonra bir daha inemez orada yıldızları dişleyip kalırsınız. Ama ışığa öylesine susamıştı ki, dayanamadı, yükseldi.
….
Yıldızların kılavuzluğunda dalgaları daha kolay aşarak yükseldi. Yıldızların solgun mıknatısı onu yukarı çekiyordu. Nicedir, bir ışık bulabilmek için öyle çırpınıp didinmişti ki, ufacık bir pırıltıyı kaçırmazdı artık. Bir han odasının aydınlığıyla zenginleşip, susuzlukla beklediği bu işaretin çevresinde ölünceye dek dönebilirdi. Ve işte, o ışık tarlasına doğru yükseliyordu şimdi.

Az önce açılan ve şimdi altında kapanmakta olan kuyuda, yavaş yavaş, döne döne yükseliyordu. Ve bulutlar, yükseldikçe, kapkara birer çamur yığını olmaktan çıkıyor, gittikçe aklaşan dalgalar halinde yanından geçiyorlardı. Derken, açıklığa çıktı Fabien.

Şaşkınlığı sonsuzdu: Aydınlık, göz kamaştıracak ölçüdeydi. Birkaç saniye gözlerini yummak zorunda kaldı. Bulutların ve gecenin, insanın gözünü kamaştıracağına ölse inanmazdı. Oysa dolunay ve yıldızlar, bulutları da geceyi de aydınlık dalgalar haline getirmişti.
….
Göğün mutluluk fışkıran adaların koyu gibi gizli ve bilinmeyen bir yerine gelmişti. Kasırga uçağın altında, sağanaklar, hortumlar ve şimşeklerle dolu üç bin metrelik başka bir dünya yaratıyor, yıldızlara ise kara ve billurdan yapılmış bir yüzle bakıyordu.

Fabien herhalde harikalar ülkesine geldim diye düşünüyordu; çünkü elleri, giysileri, uçağın kanatları, her şey pırıl pırıldı. Çünkü ışık yıldızlardan değil, tam tersin yanından yöresinden, şu beyaz pamuk kümelerinden fışkırıyordu.
….
Uçak, ışıktan bir süt denizi içinde yüzüyordu. Fabien geri döndü, telsizcinin gülümsediğini gördü.

.İşler düzeliyor galiba, diye bağırıyordu telsizci.

Ama sesi uçağın gürültüsüne karışıyor, yalnızca gülümseyerek anlaşıyorlardı. Gülümsemekle çılgınlık ediyorum, diye düşünüyordu Fabien: Aslında hapı yuttuk biz.

Bununla birlikte, yakasına yapışan o binlerce karanlık koldan sıyrılmıştı. Çiçekli bir bahçeye çıkarılan mahkûm gibi, bir süre için, bütün bağları çözülmüştü.

‘Çok çok güzel,’ diye düşünüyordu Fabien. Kendisi ile arkadaşından başka canlının bulunmadığı bir dünyada, bir hazinenin değerli taşları gibi iç içe duran yıldızlar arasında dolaşıyordu. Hazine odasına kapanıp kalmış, çıkış yolunu bulamayan, masallardaki hırsızlar gibi. Bu alabildiğine zengin; ama ölüme mahkûm iki insan, o buz gibi mücevherler arasında dolanıyordu aylak aylak.

Antoine de Saint-Exupéry / Gece Uçuşu / s.86-87-88

 

Fabien şu anda, bir bulut denizinin göz kamaştırıcı parıltısı üstünde dolaşıp duruyordu, bulutların altıysa sonsuzluktu. Yalnızca kendisinin yaşadığı yıldız kümeleri arasında yitip gitmiş durumdaydı. Dünya henüz ellerinde, göğsüne bastırıp sallıyordu onu. Sımsıkı dümene yapışan ellerinde insanî zenginliğin ağırlığını taşıyor ve sonunda ister istemez geri vereceği bu işe yaramaz hazineyi, umutsuzca yıldızdan yıldıza dolaştırıyordu.

Fabien’i yalnızca bir müzik dalgası, küçücük bir dalga bağlıyordu şimdi dünyaya. Ne bir yakınma ne bir çığlık. Yalnızca umutsuzluğun o güne dek çıkardığı en katkısız ses.

Antoine de Saint-Exupéry / Gece Uçuşu / s.92

.Alçalıyoruz. Bulutlara girmek üzereyiz.

Sonra Trelew telsizinde, anlaşılamayan bir haberin iki-üç sözcüğü:

.hiçbir şey göremi….

 Kısa dalgalar böyledir işte. Şu istasyon yakalar, öbürü hiç duyamaz yapılan yayını.

Sorun bakalım, inmeye mi çalışıyor.
….
.Cevap yok mu?

.Yok.

Yaşam belirtisi bir notam2 daha yakalar belki. Uçak ve gövdesinden çıkan alevler yıldızlara varınca, az sonra, yıldızlardan birinin türküsünü duyacaklar belki…
….
Her saniye bir şeyleri alıp götürüyor.

Fabien’in sesini, Fabien’in gülüşünü, gülümsemesini alıp götürüyor. Sessizlik kaplıyor her yanı. Gittikçe ağırlaşan bir deniz gibi pilotla telsizcinin üstüne çöken sessizlik.

Derken biri hatırlatıyor:

.Saat bir kırk. Benzinin sonu: Havada kalabilmeleri olanaksız artık.

Ve her şey duruluyor.

Antoine de Saint-Exupéry / Gece Uçuşu / s.99

Ölüm ve yıldızlar… Yan yana getirilmiş? Acaba gecenin sihirli âleminde karanlığın ve nurun iç içe olduklarından mı? Göklerde, bilhassa geceleri, yazarın başından geçenlerin ve şahit olduğu ölümlerin, karanlığı çağrıştırmış olmasından mı? Karanlıkta nur gibi parlayan yıldızların da ölümün ardındaki sonsuzluğu hatırlattığından olabilir mi? Ayrıca yıldızlar ruhumuzun huzura kavuşacağı öz vatandan yansıyan ışıklar gibi. Gecenin en canlı, en kıpır kıpır musikisiyle rahatlatıyorlar dinleyeni. Mesele geceyi gönülden dinlemek. 


1..Orakla biçilen ekinleri toplamakta kullanılan ucu eğri değnek, sırık.
2..Notice to Airmen (Notam): Merkezi bir noktadan yayınlanmakta olup, belli bir meydanda veya hava sahasının kapsamış olduğu bölgede, sahanın belli bir bölgesinde uçuşun güvenliğini etkileyebilecek faktörlerden yazılı olarak uçucuları haberdar eden yayın.

Paylaşın.

Yazar Hakkında

2 yorum

  1. Allah razı olsun gönüle değen bir yazı olmuş.Tolkienden sonra Exupery okumalarım azalmıştı ama sayenizde tazeliyoruz meraklanıyoruz ve besleniyoruz.Öyle bir konuya girmişsiniz ki gözyaşı dökmemek elde değil. Yazının başını okurken “ama pratikte öyle olsa keşke” geçirdim içimden zaten sonrasında o konuya değindiniz. Bu da çok etkileyici oldu aynı konudan bende muzdaribim çünkü.

    Bu dünyada herşeyin sevilebileceğini öğretti hayat.Korktuğun şeylere bile aylar geçmeden sarılmaya başlatır oldu hayat. Çünkü sevgiyi anlık olarak yaratanda O’ydu (c.c). Ayrıca o zamandan münezzeh olsada zamana tabi bu akılla şu yorumu yapmak abes olmasa gerek.Belkide O herşeyin başında önce sevdi ve sonra verdi. Sanırım son nefesimi verdikten sonra anlat neye iman ettin deseler “vermeyi sevene, sevgiyi verene” demekten başka en kısa cümlem olmayacaktır.”Duanız olmasa ne ehemmiyetiniz var.”Furkan 77 ayetinden de anlaşıldığı gibi o kadar çok seviyor ve o kadar çok isteyen yokmu vereyim diyorki bu ayet bizlere inmiş belkide. O kadar çok seviyor ki bir nevi kendinden veriyor. Artık öyle bir hale geliyorsun ki bazen sen sevdir ben seveyim nasıl olsa içimize sevgiyi anlık yaratacak olanda o değilmi? diyesin geliyor. Ne hikmetse şu yükselen sevgilerin hemen arkasından sabır devrini yaratıyor Allah.İçimizde sevgiyi yaratıyor sonra o artık deli gibi sevdiğimiz şeyleri uzaklaştırıyor ve sanki bir nevi O seni güzel göl manzarasından deniz manzarasına davet ediyor bu uzaklaştırmaları ile.
    Şöyle demek geliyor içimizden..
    “Sen sevginin gerçek sahibisin , onu yaratan sensin ve o sevdirdiğin güzel şeyi benden aldığında isyan edecek değilim çünkü senin almalarında bile vermelerin vardır.Yine muhakkak veriyorsundur ama biz anlayamıyoruzdur.
    Vermeyi Seven , Sevgiyi Veren sin.. ”

    Bunu dil ile değil de kalple ve heran yaşatarak söylemeyi nasip etsin Allah.

  2. Hakikat dolu gönülden, adeta mana mana ab-ı hayat akıyor. Ne çok muhtacım/muhtacız özümüzle buluşmaya, barışmaya bundandır ki yazılarınızın kıymetli bir eser olup susuz olan nicelerine şifa olması temennisindeyim.
    Yüreğinizdeki muhabbet, muhabbet arayanlara yol gösterici ışık olsun.
    Sevgi ve hürmetlerimle,

Leave A Reply