Çağın Maskeli Tiplerinden Kaçış ve İnsanlığın Kolektif Rahmi

0

Bir ailenin yapısı hakkında hüküm vermeden önce o aile bireylerinin yüzleri incelenmeli. Çünkü ailenin aynası, yuvada yaşayanların yüzleridir. Ancak yüz fotoğraflarını fark ettirmeden, sessizce çekmelisiniz. Çünkü farkına varıldığında her zamanki maskeler takılacaktır:

Gurur duyulan baba maskesi. Herkesten becerikli anne maskesi. Sülalenin, ailenin gelecek için bel bağladığı genç maskeleri. Kısacası en çok onaylanıp kabul görülen tavır, kişilik maskeleri…

Bir ülkenin insanlarında da durum böyledir. Gittiğiniz bir ülkeye uçaktan, trenden, otobüsten, gemiden inip halkının arasına karıştığınızda duygularınızla, sezgilerinizle insanların ortak yüzünün fotoğrafını ister istemez çekiyorsunuz. Ve mutlu-mutsuz, karmaşık-sakin, sevimli-aksi, kibar-kaba gibi adlandırıyorsunuz. Zamanla iç dünyalarına girdiğinizde bu kanaatiniz belki değişecek; ama ilk görüntü her zaman çok önemli. Çünkü o görüntüde, o telaşlı koşuşturmada sahtelik yoktur. İnsan günlük yaşam savaşını verirken içinde bulunduğu toplum, kendisinden ne istiyorsa o olur. Yani taktığı maskeyle bütünleşir. İkili oynamaz.

Peki ne zaman kendisi olur?

Gözyaşlarından utanmadığı köşelerde gözyaşlarını sildiğinde kendisi olur. İçinden gelen sesinin karşılığını bakışlarında, teninde bulduğunda kendisi olur. Artık o, görülmez yalnızlığında kendisidir.

Her göz kendi yalnızlığını
Çizer yalnızlığına;
Her yürek dilince
Konuşur.

Bekleyen bekleneni bulur
Buluşma noktasında;
Ben olur.

Modern çağın insanı çoğu şeyi başarıyor; ama herkesin içinde kendi olmayı başaramıyor. Değişik kişilikleri yaşarken canının nasıl parçalara bölündüğünü anlayamıyor.

Kişilik “personality”, toplumsal rol, duruş anlamında.

Per = içinden + Sona = ses

Yani “persona” toplum içi kişilik, içinden gelen ses, maske demek.

Eski Yunan tragedyalarında aktörler taktıkları maskelerin içinden konuşurlarmış ve gerçek yüzleri görülmezmiş. Bizler de toplumda taktığımız maskelerin içinden; takındığımız modellerin ardından konuşuyoruz ve toplumda bu modellere göre değerlendiriliyoruz.

Çağın insanı daha yükseklere çıkabilmek için kendi fıtratına uymasa da bu maskeleri hep takıyor. Bir çevre içinde var olabilme uğruna varlığını katlediyor. Tabii işin en hazin tarafı, gittikçe kendine yabancılaşıyor. Ruhu sonsuzluğa göre yaratılmışken, kendinden uzaklaşarak küçülen beden kafesinde yücelere namzet boyutlarını yitire yitire iki boyut arasına hapsediliyor.

Exupéry, Küçük Prens’te pilot karakteriyle trajik dünyanın kendisini bunaltan maskeli tiplerinden kaçarak bu hapisten kurtulmak isteyen bir ruh. Yüzeysel ilişkilerin, maddî telaşların kıskacından uzaklaşmak için uçmak onun tek kurtuluşu.

Antoine de Saint-Exupéry ve pilot arkadaşı André Prévost, Sahra Çölü'nde düşecekleri uçuşlarına çıkmadan önce

Antoine de Saint-Exupéry ve pilot arkadaşı André Prévost, Sahra Çölü’nde düşecekleri uçuşlarına çıkmadan önce

Büyükler hiçbir şeyi kendiliklerinden anlamıyorlar. Onlara hep bir şeyleri açıklamak zorunda olmak ne kadar da sıkıcı bir şey çocuklar için. 

Ben de başka bir meslek seçtim kendime: pilot oldum. Dünyanın her yerinde biraz uçtum.

Hayatım boyunca birçok önemli kimseyle ilişkilerim oldu. Büyüklerin arasında da çok bulundum. Onları çok yakından tanıma fırsatı geçti elime. Ama doğrusu onlar hakkındaki ilk yargımda bir değişme olmadı.

Antoine de Saint-Exupéry / Küçük Prens / s.9

İşte bu yüzden altı yıl önce Büyük Sahra Çölü üzerinde uçağımla geçirdiğim kazaya dek kimseyle gerçek anlamda sohbet etmeden yapayalnız bir hayat sürdüm.

Antoine de Saint-Exupéry / Küçük Prens / s.10

Sizden biri değilim
Yol kanatlarına bağlı
Kollarım.

Ne zaman içinizdeyim
Bir ummanı devinir
Boğazımda sesim;

Sizden değilim.

Her insan varlık nedenini bilmediği ve kesin olan sonunun anlamsız göründüğü varoluşunun içinde terk edilmiş tek başına olduğu duygusunu yaşar.

Küçük Prens hükmetme isteğinin, sahip olma tutkusunun, tutkulardan kurtulabilmedeki beceriksizliğin, alışkanlıkların kapalı dünyasından çıkamamanın ve olayların gerçekleştiği dünyayı unutmanın ruhumuzu öldürmekten başka bir işe yaramadığını anlatmaya çalışır.

Anlamdan yoksun bir yaşama terk edilmişsek, ona anlam vermek bizim elimizdedir.

Jean-Philippe Ravoux / Küçük Prens ve Felsefe / s.20-21

Peri masallarının vazgeçilmez unsurlarından biridir, anahtarı bulmak. Saint- Exupéry anahtarı ilk bölümde verir elimize. ‘Altı yıl önce çölde uçağımda bir arıza meydana gelinceye kadar, karşılıklı konuşabileceğim hiç kimse olmadan tek başıma yaşadım.’

Jean-Philippe Ravoux / Küçük Prens ve Felsefe / s.36

Ey can! “Anlamın anahtarı” gönül gözündeki nur.

Işığın geçtiği yer, gözbebeğindeki siyah cevher. O almazsa göremezsin. Kalbinde de siyah bir nokta var; Süveydadır adı. Senin anahtarın.

O olmazsa neyi okursan oku, nereye bakarsan bak, kiminle olursan ol, kabuğundan giremez, hakikatine varamazsın. Kötülük de güzellik de sana açıktan sunulmuyor. Bu âlemin sorularında senden istenileni verebilmen için bir imtihana çekildiğinin farkına var.

Her gün güneş, ışıklarıyla sıcaklığını, yakıcılığını her anına yayıyor, aydınlığıyla her şeyi göz önüne çıkartıyor ve sen gördüğünün, yaşadıklarının etkisiyle ya yanıyor ya ısınıyorsun. Kalbindeki nur bu durumda sana her şeyin özünü, letafetiyle gösterecek. O nuru taşıdıkça içinde karanlık, olumsuzluk olmayacak. Bileceksin ki her şeyde İlahî kuvvetin yansımaları var. O yansıma seni evhamlarından hakikate, bunalımdan huzura götürecek.

Pilot Exupéry’ye de onu sıkıntılarından huzura götürecek nuru, bir çocuk; Küçük Prens, masum yüreğiyle, tüm saflığıyla yalnızlığına uzatacaktır.

Pilot olayların anlamı üzerine düşünmek için ideal bir ortam olan çölde terk edilmiş bir dünyanın yalnızlığında başlangıçtaki saflığı bularak ‘çocukluğundaki kendisi’ni karşılayarak bulur aradığı kişiyi.

Mathias Jung / Küçük Prens ve Felsefe / s.36

İnsan bilse ki o süveyda sır dolu ötelere, kalbinin İlahî esintilere açılan tek kapısıdır.

Bir bilse ki koskoca kainatın dürülü olarak sığdığı tek noktadır. O noktayı bulmaya yola çıkanın nazarında her şey güzeldir; çirkin yoktur. Çünkü her şey, “Gerçek Güzel”den gelir. O zaman insan bir gönül eriyse bu yolculuğa mutlaka çıkacaktır.

İlacın sendedir de farkında olmazsın,
Derdin de sendendir; fakat görmezsin.
Sanırsın ki sen sade küçük bir cisimsin;
Oysa sen dürülmüş büyük bir âlemsin.

Hz. Ali

Pilot Exupéry de bir gönül eri. Onun Küçük Prens’in masum kalbiyle çıktığı işte bu yolculuktur. Kimseye anlatamadıklarını, dinletemediklerini; iç sesini ancak metaforlarla dile getirecek ve biz okuyucuları da kitap boyunca kelimelerin konuşturamadığı mana derinliklerine simgelerle inecek, bir ruhun nasıl hakikatine yol aldığını izleyeceğiz.

Pilotun çölde Küçük Prens’le karşılaşmasında, çölde birlikte yürüyüşlerinde, karşılıklı konuşmalarında bir âlemin nasıl halden hale geçtiğine, rahatladığına şahit olacağız. Çevresi tarafından doğru yorumlanamayan, gönlüyle ötelere dönük bir dünya garibinin iç terennümlerini okurken iç geçireceğiz. Göklerin mavi deryasına daldığında, hava boşluklarında, fırtınalarda, savaş zamanı hava saldırılarında ölüm burnunun ucundayken nasıl çocuk gibi masumlaşıp kanatlandığından, özündeki tanrısal tomurcukların nasıl açıldığından, kokusunda kendini nasıl yücelerde hissettiğinden manevî bir lezzet alacağız.

Bir çöl bedevisi tarafından kurtarılan Exupéry Sahra Çölü'ne düşen uçağının enkazının başında

Bir çöl bedevisi tarafından kurtarılan Exupéry Sahra Çölü’ne düşen uçağının enkazının başında

Yaban ellerin garibi sadece o ellerin garibidir. Esas yurduna varanın kalır mı garipliği? Yaban yerlerin dikeni sadece “Dost bağı”nda gül açar. Pilotun “Dost bağı” göklerdedir.

İşte o zaman farkına varacaktır ki Exupéry, Dost’a dost olmayanlardan olmamak ne güzeldir… İşte o zaman gönül tadını alır. Yalnızlık sandığı halin içinde “hiç yalnız kalmadığını” bilmek ne ilahî bir histir… Dost ilinin balı kayarken boğazından, artık geçmişteki Antoine değildir ve erir durmadan.

Geçmişi tokatladım
Tozları döküldü;
Ben çıktım.
Eridim utancımdan başka türlü. 

Zamandan bir parmak bal
Tadı damağımda…
Güzelliği araladım;
Sen çıktın.
Eridim bir başka türlü…

Exupéry eserlerindeki kişilerde kendi iç dünyasını dillendirir. O karakterlerden bir kuş bakışıyla Antoine Exupéry’nin esas kimliğine varılır. Her tiplemede, her metaforda “Bir Antoine vardır Antoine’dan içeri” hakikatinin kapısı aralanır. O hakikat kapısına varabilen, üzerindeki şu sözü okuyacaktır:

Gerçek Dost’u Bulan, Neyi Kaybeder?
,

Gerçek Kralı’nı bulan Pilot Prens de hiçbir şeyi kaybetmediğini anlayacaktır. Çünkü bu yolculuğun sonunda Exupéry’nin vardığı nokta, insanın muhteşem iç âleminin keşfi olacak. Huzurun parlayacağı gönlünün yuvası, yıldızlar olacak. Bizler de yıldızlara her baktığımızda ferahlayıp bu anlamlı yolculuğu hatırlayacağız.

Fransız dalgıç Luc Vanrell'in ulaştığı Exupéry'nin uçağının enkazı

Fransız dalgıç Luc Vanrell’in ulaştığı Exupéry’nin uçağının enkazı

Onun için ben, 1944’te uçağının düşmesinin Exupéry’nin sonu değil, özlenilen bir yaşamın başlangıcı olduğunu düşünüyorum. Okudukça iç âlemini anlamaya çalıştığım Yazar, böyle bir yolcu. Böyle birinin intihar etme ihtimali de içime sinmiyor.

Son uçuşuna çıkarken Exupéry’nin yanına Küçük Prens’in bir nüshası ile bir suluboya kutusunu alması düşündürücü.

Kimi kaynak, uçağın teknik bir arıza nedeniyle düştüğünü söylüyor. Ancak uçak ve ceset bulunamıyor; ta ki 1998 yılında Marsilyalı bir balıkçının ağından Saint-Exupéry’in bilekliği çıkana kadar. 2000 yılında uçağın enkazına ulaşılıyor; ama cesedi yine bulunamıyor. Exupéry’nin uçağının bulunan kalıntıları üzerinde herhangi bir kurşun izine de rastlanmıyor.

30 Aralık 1935’te Antoine de Saint-Exupéry ve pilot arkadaşı André Prévost, 19 saat 44 dakikalık bir uçuştan sonra uçakla Sahra çölüne çakılırlar. Kazadan mucizevi bir biçimde kurtulurlar; ama Kum tepeleri arasında kaybolurlar. Yanlarında ancak bir gün yetecek kadar su vardır. Çok geçmeden serap görmeye başlarlar. Dördüncü gün deve sırtında çıkagelen bir Bedevi hayatlarını kurtarır.

Saint-Exupéry’nin Sahra çölüne çakıldıkları kazada kendilerini kurtaran Bedeviye söyledikleri, onun nasıl manevî güzelliklerle dolu bir iç âleminin olduğunu gösteriyor.

Umudun yaşamla birlikte tükendiği o son çaresizliğinde çölde rastladıkları göçebe Bedevi sayesinde kurtulurlar. Saint Exupéry önce serap sandığı bu imgenin önüne atar kendini. Öylesine tükenmiştir ki, iki adım atamadan yüzükoyun düşer. Büyük bir gayretle yeniden doğrulur. Kurumuş gırtlağına kumlar dolmuştur. Bir yandan da Sahra Çölü’ndeki Bedevilerden öğrendiği Arapça’dan bazı sözcükler anımsaya çalışır. En nihayet ciğerlerinde kalan son solukla, ağzından kumlar püskürterek kurtarıcıya seslenir:

‘Tayyara bum bum… Tayyara bum bum!..’

Devesinden atlayıp onlara derhal kucak açan, çölde hayatî önem taşıyan kendi suyunu hiç düşünmeden onlara veren bu yağız çöl adamı onun insanlığa bakışını da değiştirecektir. İnsanların Dünyası’nda bu anları şöyle betimler:

‘Sana gelince bizi kurtaran Libyalı Bedevi, sen yine de sonsuz dek silineceksin belleğimden. Yüzünü hiçbir zaman anımsamayacağım. Sen İnsansın. Aynı zamanda bütün insanların yüzüyle görünüyorsun bana. Hiçbir zaman öyle uzun boylu bakamadın yüzümüze, gene de bizi tanıdın. Sevgili kardeşsin sen. Ben de bütün insanlarda seni tanıyacağım.’

Varlığında büyük bir arınma olmuştur. Bütün insanlar Yaradan’ın varlıklarına ruh üfleyip hayata indirdiği o ilk kutsal andaki gibi birbiriyle eşit ve kardeştirler.

Ona kurtuluş elini uzatan bu basit adam sayesinde tanrısallığa kavuşmuş gibi hisseder kendini. 

‘Sende birleşen bütün dostlarım, bütün düşmanlarım bana doğru yürüyorlar ve tek düşmanım yok artık yeryüzünde…’

Küçük Prens insanlığın kolektif rahmine atılmıştır artık.

İlk masumiyetinden kopamayan ve insanlarla o güne dek gerçekten tam da kendisi olarak konuşamayan pilot, Sahra Çölü’ne düştüğünde gerçek yaşamına başlar.

Mehmet Coral / Çöle Düşen Yıldız / s.176

Balıkçı Jean-Claude Bianco'nun ağlarına takılan Exupéry'nin bilekliği

Balıkçı Jean-Claude Bianco’nun ağlarına takılan Exupéry’nin bilekliği

Hepimizi yaratan, aynı Hâlık. Ve bütün insanlık varoluşun rahminde bir araya geliyor. Aynı rahimde; karında beslenip doğacakları günü bekleyenler karındaş; kardeştir. Kardeş olan aynı dilde konuşur. Aralarında sınırlar, dikenli çitler yoktur.

Her biri diğerinde bir diğerini tanır ve sarılır birbirine. Tek gönülden baktıklarında kainata; güneşten zerreye, yılandan kelebeğe, dağlardan vadilere… Görürler ki tüm varlık aynı nizam ve mükemmellik içinde başkaldırmadan yaşamlarında, sadece vuslata akıyorlar.

Bu hakikati görebilmek ve anlayabilmek bir şuurdur. Varoluş tohumunun insanlığın kolektif rahmine atılışıdır.

Çölde yaşadıklarından sonra bu rahimde beslenecek ve gün gelince eserleriyle doğacak ve sonra da kim bilir, kendisine kurtuluş elini uzatan “Sevgili kardeşsin sen” dediği basit adamın çölüne dönecektir.

Exupéry anlar ki sevgi yerine kinin, paylaşım yerine hırsın ve menfaatin, huzurun yerine öfkenin ve kavganın, nizamın yerine karmaşanın sonucudur savaşlar. Bundan böyle sadelik, sükunet, gerçek insanlık neredeyse, yuvası orası olacaktır.

Bu kitap Eugen Drewermann’ın oldukça teolojik nükteli yorumunda çok güzel ifade ettiği gibi, umuda dair bir dua kitabı ve bir sevgi kılavuzudur.

Mathias Jung / İçimizdeki Küçük Prens / s.10

Kendini sadece etten, kemikten ibaret olduğunu zanneden insanoğlu uyanmalı, sahip olduğu iç güzelliklerinin ve mânevi zenginliklerinin farkında olmalı.

Bu farkındalığa bizleri götürecek yol, “sevgi kılavuzları”nın, “Yunus” gönlü taşıyanların yoludur.

Bizim hâlimizden bilen
Kimdir ‘aşka münkir olan?
Bizim sevdiğimiz Hak’tır.
Bu halka göz ü kaş gelir. 

Erenler buna kalmadı,
Vardı yoluna durmadı.
Hakk’ı gerçek sevenlere,
Cümle âlem kardaş gelir.

Yunus Emre

Bu gönüller tüm varlığa değer vermeleriyle bilinirler. Onların iç dünyaları insan sevgisiyle doludur. Ama surete takılan halkın bakışı sanır ki Yunus’un sevdiği “göz ve kaş”tan ibarettir. Gerçek aşktan habersizin bu sığlığına verilen cevap ise “Bizim sevdiğimiz Hak’tır” olacaktır.

Er olan, takılmaz surete ve sığlıklara. Sadece Yaradan’ın rızasını kazanmak, bir gönülden binlere açılmak için devam ederler yollarına.

 Sevgili kardeşsin sen. Ben de bütün insanlarda seni tanıyacağım.

Mehmet Coral / Çöle Düşen Yıldız / s.176

Paylaşın.

Yazar Hakkında

Leave A Reply