Sokak  – Bölüm 2

0

Gıdamı Bulduğum Sofra

Vakit fecre yaklaştı. Birazdan etraf ağaracak ve şafak sökecek. Varlıktaki ilahî koku her yeri sarmış. Kulağım müezzinde; gökyüzünü seyrediyorum. Gece, seher ve gündüz… Hepsinin kendine has dünyasından uzak yaşayanlar, içime dokunuyor. 

Hayatın bir üslûbu olmalı ve zamanın bir dili. Onlarla konuşmazsak onlardan cevap alamayız. Her oluşum kendini anlatmak istiyor. Gören varsa sunuyor, dinleyen varsa söylüyor. Buluttan düşen gölge, karanlık, uyanan ufuk ve aydınlık sanki her çırpınışta “Biz senin için varız; sadece farkına var.” diyor. Gecede sükûnet, ayda tebessüm, şafakta kızıllık, tepemde güneş… Her biri verilen ömrümün nefesleri üzerinde yavaşça ilerliyor ve bana her anı ziynetlendirerek, anlamlandırarak sunuyor. Yaşamın her anını bu dostların dilinden yorumlayamamak gerçeği çok üzücü. Çünkü onlar her türlü riyadan uzak, sadece doğru olanı anlatıyorlar. 

Sokağın yeni sakinleri ne yapıyor acaba? Geçen gün geçerken iki nakliye kamyonundan eşyaların taşındığı gördüm. Mümtaz Bey de oradaydı. Evdeki bütün işlerin hemen halledilmesi mümkün değilmiş; ama salon, mutfak gibi yerler öne alındığı için oradaki tadilat neredeyse bitiyormuş. Yakınları, yardımcıları öbür evde geri kalan eşyaları toparlıyormuş. Kamyonun birinde büyük koliler vardı. İçindekiler çok değerli olmalı ki Mümtaz Bey her şeyi tek tek kontrol ediyor, nazik bir dille taşıyanları uyarıyordu. Bu telaş içinde lafa tutmak hoş olmaz düşüncesiyle müsaade isteyerek ayrılmıştım. 

Her zamanki gibi sahil enfesti. Ne varsa aklıma takılan, gönle bar olan; hepsini dalgalara bıraktım. Dönerken Mümtaz Bey’i aynı yerde buldum. Yanındaki hanım da aynı şekilde titizlikle kontrol ediyordu. Yanlarına yaklaşınca öğrendim ki hanımıymış. 

Maide Hanım. Tahmin ettiğim gibi. Bir hanımefendi. Onun da yaşı sekseni geçmiş olmalı. Sanki çocukluğumdan, hayranlıkla seyre daldığım o kibar ve asil teyzelerden biri gelmişti. Hatırlıyorum; altı yaşlarındayım. Aynı böyle zarif bir hanımın yüzüne öyle bakakalmıştım ki, ayağım takılmış ve düşmüştüm. Üstelik annemden bir de azar işitmiştim. 

Altmış yıllık izdivacın birikimini koruyabilmek için acele etmek istemiyorlardı. Tamir işleri, bahçeyi düzenlemek bayağı zaman almıştı. İhmalin sonucu buydu. Eve kimseler girmediği için önemli bir tahribat yoktu. Sadece dökülen sıvalar, merdiven trabzanları, çerçeveler, zemin… Onlar da elden geçmiş, işler kolaylamıştı. Yerleşir yerleşmez beni aralarında görmekten memnun olacaklarını birkaç kez tekrarladılar. Ben de memnuniyetimi belirterek yanlarından ayrıldım.

Sonraki günler alışılmış yürüyüşlerimi yaptım. Sokağımdan geçtim. Evde ve bahçede yoğun faaliyet devam ediyordu. Bayağı çalışan vardı. Demek ki hali vakti yerinde insanlar. Evin çerçeveleri, kapıları yenileniyor, dış cephe boyanıyordu. 

Geri dönen soğuk havalar, üşütürüm tedirginliği ve halletmem gereken bazı işler… Bir müddet yürüyüşe çıkamadım. Beni davet etmelerinin üzerinden hayli zaman geçti. Bugün hava güzel ve niyetim, sokağın yeni sakinlerini ziyaret etmek. 

Evin yeni görüntüsü, bütün albenisiyle büyüleyici. Boyanmış demir kapı, ayrık otlarından temizlenmiş, yüzü parlamış taşlı yol, dekoratif saksılarda rengarenk çiçekler… Girişteki dört sütunla desteklenen ahşap veranda meğerse ne kadar güzelmiş… Burayla hayli uğraşılmış olmalı. Yağışlı havada da oturulabilir şekilde korunaklı. Zemin mermerden. Kısacası bahçeye bakan harika bir dinlenme yeri. 

Kapıyı Maide Hanım açıyor. Girişteki holün sağında görkemli bir salona geçiyoruz. Kısa bir hoş beşten sonra “Mümtaz Bey’e haber vereyim.” diyerek yanımdan ayrılıyor.

Evin içinde faaliyet devam ediyor. Sesler duyuyorum. Salonun bir duvarı baştan başa kütüphane. Yanında İngiliz masif bir çalışma masası. Her şeyde maun hâkim. Koltuklar, sehpalar; velhasıl hepsi nadide parçalar. Ancak hiçbirinde abartı, şaşaa yok. Her yer görgü ve kalite kokuyor. Yalnız duvarlar boş. Merakla kütüphanedeki kitaplara bakmak için kalkıyorum. Çünkü kitaplar okuyanın aynası gibidir. Edebiyat, felsefe, tarih, psikoloji, sanata dair eserler. Dünya klasikleri. Üst raflara maneviyatla ilgili, tasavvufî kitaplar konulmuş. Çoğu ciltli. Diğerlerine bakmadan üst rafları inceliyorum: Şefik Can’ın altı ciltlik Mesnevi Tercümesi, Divan-ı Kebir’den Seçmeler, İmam Gazali’nin eserleri, Geylani’nin Fethu’r Rabbani’si, Kenan Rifâî’nin Sohbetleri, Muhyiddin İbn Arabi’nin Füsusu’l-Hikem’i, Said Nursî’den birkaç kitap ve günümüz yazarlarından eserler ve daha niceleri… Gözlerim yaşarıyor. Manzara, tek kalıba sığmayan bir karakterin görüntüsü. Önyargısız, hakikat peşinde koşanlara has özgür, radikal olmayan bir tarz. Bir hazine bulmuş gibiyim.

.Siz de kitaplara meraklısınız galiba.

Suç işlemiş gibi yüzüme sıcak basıyor:

.Kusura bakmayın. Meraklı bir tip değilimdir; lakin kitaplara zaafım beni aşıyor da…

.Sıkılmayın sakın. Bilakis bu merakınız beni çok memnun etti.

Hal, hatır sormalar. Günlük işler. Onlar beni, ben onları tanımak üzere açtığımız konuların arasında dolaşıyoruz. Karşımda oturan bu saygın çiftin dünya, edebiyat, sanat; bilhassa insan ve inanç hakkındaki görüşlerini merak ediyorum. Ayrıca zihnimi kurcalayan birkaç sorum var. Sorabilecek bir konuşma ortamı nasıl hazırlayabilirim? Aniden ortaya dalıveriyorum:

.Havalar güzel geçiyor. Sahile çıkabiliyor musunuz? 

.Ne mümkün efendim… İşler yerine oturmadan çıkmayı düşünmüyoruz. Tabii bu arada birtakım güzellikleri kaçırıyoruz. Nasıl olsa buralıyız artık. Gerçi işlerimize bakanımız var; ancak… Neyse hiçbir şeye zarar vermeden bir bitirelim de. Senelerin birikimini, hatıraları korumak lazım. 

.Haklısınız. Ben de epeydir yürüyüşe çıkamadım. İstenilen, ha deyince olmuyor. Sorumluluklar, sıhhat… Çok şükür, sahilimiz bir nimet. Her yürüyüşten sonra adeta diriliyorum. Ancak dikkatimi çeken ve zihnimi kurcalayan bir şey var Mümtaz Bey. Bunu müsaadeniz olursa sizlerle paylaşmak istiyorum. 

.Hay, hay efendim. Ne demek! 

.Sahilde yürüyenle, kalabalık caddede yürüyenin yüz ifadesi genellikle çok farklı. Arabada sürücünün yüzünde, yolda yürüyenin, alışveriş yapanın ifadesinde adeta bir yılgınlık, bir sertlik var. Oysa sahilde genel bir canlılık, tebessüm hissediliyor. 

.Çok doğal değil mi Elif Hanım? Biri kalabalığın gürültüsüyle, hırsıyla, geçim derdiyle baş başa. Ve bu ortam zekayı, nefsi tetikliyor. Diğeri ise tabiatın sükûnetiyle, varlıkla, kendisiyle baş başa. Ve bu ortam da kalbi, ruhu tetikliyor. 

.Yani mekânın ve meşgul olduklarımızın etkisi büyük diyorsunuz. Ancak geçim derdi her zaman olmuş. Rızkın peşinde koşmak, insanoğlunun gerçeği. Hırstan çıkan savaşlar tarihte o kadar çok ki. Neden günümüz insanı kendini bu kadar huzursuz hissediyor? Beni düşündüren bu, Mümtaz Bey.

Yüzüme bakıyor, hiçbir şey söylemiyor. Bir müddet öyle kaldıktan sonra ayağa kalkıyor: 

.Müsaade edin şimdi geliyorum.

.Mümtaz Bey deneyle cevap vermeyi sever. Galiba örnekli bir anlatım yaşayacağız.

Maide Hanım yanılmamış. Az sonra elinde kısa bir bakır telle yanımıza geliyor. Bana vererek:

.Bu teli elinizle koparabilir misiniz?

.Ne mümkün. Zorlarsam elime zarar verebilirim.

Şimdi teli ayıracağınız noktayı hesap edin ve o noktaya en yakın iki yanı iki elinizle tutun.

Teli elime alıyorum. İnce görünse de bayağı sert.

.Şimdi teli bir yukarıya doğru bükün; sonra bir aşağıya doğru.

Dediğini aynen yapıyorum. Bir yukarı, bir aşağı. Tel hayli zorluyor. Avucumun içi biber gibi yanmaya başladı.

.Evet, eliniz acıyacak. Şimdi bu yaptığınızı üst üste tekrarlayın.

Teli bir üste bir aşağıya büktükçe daha az zorlandığımı ve kopma noktasının yumuşadığını hissediyorum. Ancak tel elimi yakacak kadar sıcak. Bu işlemi son gayretle birkaç kez tekrarlıyorum. Hayret… tel o noktadan birden kırılıveriyor.

.Kusura bakmayın bu işlemi ben de yapabilirdim; ama oluşan gerçeği hissetmenizi istedim. Elinizin acımasına da üzüldüm. 

Telin yanında getirdiği kremi bana uzatıyor:

.Bunu sürün elinize; acısını hemen alır. Tekrar sizden özür dilerim. Ancak günümüzde yaşanılan öyle gerçekler var ki, maalesef onların acısını alamıyoruz.

.Evet, haklısınız. Geçmeyen acıların yanında avucumdaki acı da nedir? 

Deney hayli düşündürücü. Hiç kırılmaz denilen, bir anda kırılabiliyormuş. Hiç değişmez denilen, bir anda değişmiyor mu? Pekâlâ bir anda gülebiliyor, bir anda ağlayabiliyoruz.

.Her gün nice insan bir noktasından o kadar çok kırılıyordu ki efendim! Bunu göstermek istedim size. Şimdi sorunuzu ben size yöneltiyorum: Bizler neden bu kadar bunalımdayız, neden kırılıyoruz sizce?

Kendimi düşünüyorum. Kırılmayacağım desem de neremden kırılıyorum? Neyle zorlanırsam böyle oluyorum? Bir an öylesine kalıyorum ve

.Çünkü kalbimiz, ruhumuz aç ve susuzuz, diyebiliyorum.

.Neden? 

.Çünkü sahtelik, sanal ve yapay duygular tatmin etmiyor ve ağır geliyor. 

.Doğru. Yaşanılan çoğu şey fıtrî değil; insanın yaradılışına ters. İhtiyacımız olandan beslenemiyoruz. Çünkü aşımızın içine haramı tükürdüler ve yiyemiyoruz. Tertemiz değer kaynaklarımızı kirlettiler ve içemiyoruz. Bu nedenle hem açız hem susuz. Yaşanılanlar adeta birer trajedi ve çok az insan bunun farkında. Midemiz aç kalsa farkındayız. Rızık telaşına düşer; hatta depolarız. Ruhlar aç Elif Hanım, ruhlar! Bizler gibi düşünen, telaşa düşen ise çok az.  Bizden çalınan öyle bir şey ki, toparlanamıyoruz bir türlü. 

Mümtaz Bey’in heyecanına Maide Hanım karışıyor:

.Bir toplumu yıkmak mı istiyorsun onun aklını çal; yeter. Toplum her şeyi bulanık gördüğünde de istediğin her şeyi önüne rahatça sürebilirsin. Bu cehaletten de korkunçtur. Cahil olan bilmez. Zihni ele geçirilen ise cahilliğini de bilmez. Eskiler cahil-i cühela derlerdi; cahillerin cahili. Bu tipler doğru olanı, yanlış olanı da görmezler ve bir bakmışsın insanlığımız çalınıvermiş. 

.Maide’m doğru söylüyor! Bizi hayatın hakikatinden kopardılar. Aynı elinizdeki telin koparıldığı gibi. Yalnız teli bize kırdırdılar. Hem her değerimiz kırılıyor hem de her yanımız acıyor. Ortaya sunulan bilgilerle, önümüze gelen televizyon programlarıyla, bir anda türeyen sözde eğitim palavralarıyla zihnimizi bir oraya bir buraya büktüre büktüre yaptırdılar. Ortamızdan ayrılıyoruz. Ruhumuz bedenden, günümüz geçmişten, çocuklar ebeveynlerinden kopuyor. 

Kopmadan önce tel elinizi yakacak kadar ısındı değil mi? Bakın etrafınıza! Nefisler nasıl yanıyor? Bu yanma kalbin yanması gibi hüzün vermez, gözün yanması gibi yaş döktürmez. Bu yanma öfkeyi, şiddeti, saldırganlığı getirir. Ağızlardan öyle edep dışı sözler çıkıyor ki, kulaklar yanıyor. Haller, ilişkiler artık sınır tanımıyor. Zihnimiz gibi edebimizi, hayamızı da eğip büküyoruz. Haya duygusu, kendi hakikatinden koparılırsa ne olur?                                                                                               

Bu acı gerçekler dilinden döküldükçe sesi titremeye, gözleri dolmaya başlıyor. Bu tür insanlar kendileri için değil, ancak zordakiler için bu denli üzülebilirler. Hele gözler önünde gençlik kayboluyorsa… Üzülmemek, ağlamamak mümkün değil. Bu görüntünün karşısında ben de aynı halet-i ruhiye içinde:

.Telin elimde bu şekilde kırılışı kadar hiçbir örnek, sorularıma cevap olamazdı. Çok teşekkür ederim, diyebiliyorum.

Heyecanla aynı konuda devam ederken Maide Hanım’ın kalktığını fark etmemişiz. Ancak elinde çay tepsisiyle içeriye girdiğinde anlıyoruz.

.Müşkülü hâlâ çözemediniz mi Mümtaz Bey? Müşkül çözülemese de ortam ısıtılabilir değil mi?

Yardım için ayağa kalkıyorum. Tepsiyi görür görmez yine eski günlerdeyim: Tertemiz kolalanmış beyaz işi tepsi örtüsü. Paşabahçe mamulü kristal kesme ince belli bardaklar ve üzerinde buğusu gitmemiş demli çay. İnce porselen tabaklar, kek, tuzlu kurabiye. Ve en güzeli; tepsiyi tutan zarif, beyaz pamuk eller ve gülümseyen gözler… Maide Hanım. Maide… Aynı anlamı gibi gönle zarafetiyle ziyafet sunan bir çehre, hayata lezzet veren bir insanlık sofrası.

.Ah… Maide’m. Nasıl da biliyorsunuz ne zaman, ne ile ortamı rahatlatabileceğinizi?

Sanki aklımdakileri okumuş gibi bana dönüyor:

.Hanımefendi. Zevcem adı gibi Yaradan’ın beni nasibdar ettiği bir değerler sofrasıdır, hayatın bana sunduğu bir ziyafet. Ne kadar şükretsem az.

.Ben de Mümtaz Bey, ben de. Adı gibi imtiyaz sahibi, seçkin bir beyle bir ömür nasip ettiği için ben de Rabbime şükrediyorum.

.Elif Hanım. Zevcemle biz aynı fakültedeydik. Fen ve Edebiyat Fakültesi. O psikoloji, ben tarih bölümünde okurken tanıştık. Tarihten önce Edebiyat Bölümü’nü bitirmiştim. Evlilik, çocuklar derken Maide’m çalışamadı. Ama kendisinde öyle bir kabiliyet var ki, ruh hekimidir diyebilirim. 

Ara sıra güngörmüş birinin ağzından hikmetler işitebilme hayalindeyken iki ruh arasında böyle bir muhabbetin kaynağında buluyorum kendimi. Bir türlü içimde dindiremediğim ebeveyn boşluğunu bu güzel iki insanla doldurabilir miyim?

.Ne oldunuz kardeşim? Gözleriniz doluverdi birden. Ben aramızdaki bu “hanımefendi” ifadesini kaldırıyorum Elif’cim. Şu an içinizdeki dalgalanmaları az çok hissedebiliyorum. Yine de bizler bir şekilde şanslı sayılırız; çünkü her şeye rağmen hâlâ tutunabileceğimiz ruhî kaynaklardan zamanında çok içtik. Onlardan aldığımız feyzle manevî immün sistemimiz bizi koruyabiliyor. Ama toplum ne yapsın? 

Ben şunu bilir ve söylerim: Bir şeyden uzaklaşıyorsak onunla aramızda bir boşluk oluşuyor demektir. O boşluğu doldurmamız şart; çünkü yaradılışta boşluk yok. Gerçekten kopuyorsak onun boşluğu yalanla dolar. Güneşin olmadığı yer, karanlıkla; sevginin olmadığı yer, nefretle dolar ve merhametin olmadığı boşluk gaddarlıkla… Hakikat bir kez bozulmaya görsün, hemen sahtesi ortaya çıkar. Bu sebeple çoğu gencin hali vahim; çünkü onlar ne ailede ne okuduklarında ne de eğitim sisteminde gerçek hakikate dair örneklerle karşılaşabiliyorlar. Gerçeğiyle karşılaşmadıkları için de sahte hakikatlere çabucak kanıveriyorlar.

.“Söz söyleyen kemal sahibi olursa, marifet ve hakikat sofrasını serdi mi, o sofrada her türlü yemek bulunur. Herkes orada gıdasını bulur.” der Hz Mevlâna. Maide’m böyledir işte. 

Yüzde nur, dilde hikmet ve çayımız demlenmiş, yanında kurabiyeler ağız tadında. Değil mi Elif Hanım?

Aşk her yaşta güzeldir. Ama tazeliğinden hiçbir şey kaybetmemiş bu sevgi yoğunluğunu ilk kez görüyorum. Bu yaşta böylesine kalbî diriliğe sahip ve eşine muhabbetle bakabilen bu muhtereme hayran olmamak elde değil. Ayrıca evde çalışanları olmasına rağmen Maide Hanım’ın kendi eliyle yaptığı taktimde de büyük bir incelik var. 

.Hiç gerçeğiyle karşılaşmadıkları için sahte hakikatlere çabucak kanıveriyorlar, diyorsun Maide’m. Nasıl kanmasınlar? Her şey planlı tasarlanıyor. Eline aldığın her şey imitasyon, taklit ve bir de ne diyorlar? Evet, Çakma. Çakma derinin, çakma mücevherin zararı yok; lakin çakma nasihatlerin, utanmadan ortaya sunulan çakma inançların zararı tahmin edilemeyecek kadar fazla. Önce bizi değerlere götürecek ne varsa engelleniyor, sonra oluşan ihtiyaçlara çakmalar sunuluyor. Değil mi? 

.Aynı çocuklara uyguladığımız gibi Mümtaz Bey. Çikolata diye tutturan çocuğu, “Sana dokunur, yeme!” diye ikna edemezsiniz. İnat ederse “Bak, onun yerine sana şu şekeri vereyim.” yoluna girersiniz. Hatta çeşitli alternatifler sunarak şekerin reklamını bile yaparsınız. Naneli, çilekli, muzlu şekerler… Tekrarlanan reklamlar… Çocuk ağlamayı keser ve avucu rengarenk şekerlerle oyununa dalar. 

Çaylarımız bitmiş, Maide Hanım çok dikkatli. Hemen davranıyor. Mutfağa gidip getirmek istiyorum; müsaade etmiyor. Onun konuşmasını ben devralıyorum:

.Birçoğumuz çocuk örneğindeki gibi yaşamı rengarenk aldatmacalarla dolduruyoruz. Dünyanın oyununa dalıp gidiyoruz. Evet, bir kerelik sunum yetmiyor. Benimsememiz için her türlü imkân kullanılıyor. Tabii bunun sonucunda telkinlerin anaforunda serseme dönüyoruz. Zihnimiz, kalbimiz adeta aşılanıyor. İradenin yerine reflekslerimiz konuşmaya başlıyor. 

.Düşünme yok, muhakeme, tefekkür yok. Bir toplumu yıkmak mı istiyorsun Elif’cim? Onun kafasını bulandır, aklını çal ve zihnini tümden ele geçir.

Maide Hanım, çayın yanında bu sefer pasta getirmiş. İnşallah bütün bu ikramlar benim için değildir. 

.Rahatınıza bakın Elif Hanım. Günün bu saatlerinde çay ziyafetini alışkanlık haline getirdik.  Eski çevremiz epeyi kalabalıktı. Ziyarete gelen hayli ahbabımız vardı. Bu küçük şölen, artık bizim günlük ritüelimiz. Siz sakın rahatsızlık verdim mi, diye endişeye girmeyin. 

Pastanın ikramı için müsaade istiyorum. İzin veriliyor. Bu yaşta bu direnç, imrenilecek bir durum.

.Evet Elif’cim, maalesef düşünen az. Muhakeme ve tefekkür ise yok gibi. Esasında düşünmek, sonuca götüren zihinsel bir süreç. Bu süreç, farkına varılmadan gelişiyor. Bilinçdışı. Ancak sonuca varıldığında “Bunun adı şudur.” diyebiliyoruz. Mesela dün kol saatimi nereye koyduğumu unuttum. Henüz her yer bana yabancı. Hatırlamak tabii zamanımı aldı. Ve yerini hatırlayana kadar zihnimde yaşadıklarım, benim bilincimin dışında gelişti.

Konu acı verse de aynı ruhla konuşulanlar ferahlatıyor. Salonun duvarına vuran ikindi güneşiyle içerisi baştan başa hoş bir renge bürünmüş. Perdeler takılmadığı için çıplak camlardan görünen ağaçların pembe, beyaz çiçekleri adeta her yanımızda. Bir de vaktin ışıklarıyla bütünleşince… Görüntü bir anda konuşulanların etkisini alıp götürüveriyor. 

.Hay Allah! Konuşmaya öyle daldım ki, vaktin nasıl geçtiğini anlayamadım. Sayenizde dolu dolu bir gün geçirdim. Konu trajik olsa da bu sohbet inanın gerçekten iyi geldi. 

.Bize de iyi geldi Elif’cim. Gelip giden arkadaşlarımız elbette olacak. Lakin sözler aktüaliteden öteye gitmeyecek. Dertler dilden kalbe inmeyecek. Maalesef başkasının derdiyle sizin gibi dertlenene pek rastlanmıyor. 

.Evet, sizi tekrardan aramızda görmek memnun edecektir. Böyle bilin.

Evde işler beni bekliyor. Hızlı adımlarla sokağı arkada bırakıyorum. Çok farklı bir tadın peşindeydim. “Ancak tattığımda işte budur.” diyebileceğimi galiba buldum. Bir kez daha anlıyorum ki, insanın en iyi ilacı imandan sonra yine insan gibi insanmış.

Akasyalar henüz yeşermedi. Ama erikler bembeyaz. Altından geçerken alttaki dallardan birini tutuyor ve yüzüme yaklaştırıyorum. Mis gibi kokuyor. O bana çiçeğini sunuyor, ben ona gözyaşımı. Velhasıl varlıkla ve gerçek insanla konuşabilmek çok; ama çok güzel…

***

Paylaşın.

Yazar Hakkında

Leave A Reply