Sokak – Bölüm 14 – 2/2

2

O Âsudelik Yok mu? –  Bölüm 2

.Bu dünyada neler, neler kaçıyor elimizden. Ama insan bir de ucunu yakalamaya görsün; göz bırakmıyor tuttuğunu, gönül izin vermiyor. Güzelliğe mi, yoksa sırrındaki cennete mi hasretiz? Şu uzayan yeşilliği keşfetmeye yelken açmışa bir sorsak; ne düşünür acaba?

Mümtaz Bey’in sesiyle daldığım rüya âleminden çıkıyorum.

.Hay Allah… Nasıl böylesine dalıp gitmişim. Ne kadar zamandır böyle kaldım? 

.Bizim işimiz on dakika kadar sürdü hocam. Demek ki siz de o kadar dalmışsınız. Kim bilir neyi gördünüz, neye vardınız? Yüzüp de serinlemek, dalıp da dirilmek, dalıp da kendini orada bırakmak var. Bir de Mevlâ’m korusun derinlerde vurgun yemek var. 

.Zamansız ve mekânsız âlemlerin daveti hep böyle beklenmedik olur Elif kardeşim. Biz zannederiz on dakika, siz hissedersiniz yıllarca. Okşadıkça, öptükçe yüzünü, varlık âlemi umduğumuzdan çok başka etkileniyor ve o coşkuyla bizlere neler neler veriyor. Hem gözlerimize hem hislerimize hem hayallerimize… 

.Gürültülü yaşam ruha, akla, göze, gönle yük. Kaldıramayınca çöküyoruz bir yerlere. Çökecek duruma gelmemek için işte böyle sık sık sessizliğe, sükûnete sığınıyoruz değil mi Elif’cim?

.Çok haklısınız. Sessizliğe dalınca da arkasından anılar geliyor. Benim deryam daha çok ufuklar. Ardını göremediğim hayal beldelerim. Bu dünyaya sığamadığımda yoluna düştüğüm başka bir âlemim var. Mesela bu yeşil koridor benim için bir derya. Kırmızı güller ufkum; yani benim hakikat çizgim. Çünkü bir yerde bu gördüğüm şeylerin hakikatleri beni bekliyor. Kırmızı güllerin karşısında, ıhlamur ağacının gölgesinde ve yanı başımızdaki begonvilin gizeminde sizlerle kurduğum bu muhabbetin başka âlemde de devam edecek bir hakikati var. Daldığımda bu hakikati düşünüyordum.

.Peki her dalmada bir şeyler görür müsünüz? Görürseniz neye varırsınız?

.Her yaşanmışlığın ardında vefalı olanın Tek olduğunu görürüm. İçimi saran huzurun, sırtımı sıvazlayan, başımı okşayan elin, sığınağımın Tek olduğunu anlarım.

.Peki derinlere daldıkça hiç vurgun yemekten korkmaz mısınız hocam?

.Doğru yerden besleniyorsa kalbim, şaşı bakmıyorsam ve her kulaçta hep Tek Olan’ı görüyorsam niye korkayım. Zaten derinlere daldıkça öyle bir güzergâhta bulurum ki kendimi, bende başlayan Tek Olan’da biten bu yolda güneşi başka, bağları başka, elleri, gözyaşları başka biraz önce belirttiğim yerlerde konaklarım. Çünkü o yerlerde sessizliğin dilinden öyle sözler dökülür ki… Yorgun ruhum onlarla uyanır. Göz dirilir, nazardan perdeler kalkar. Zihnim aydınlanır, aklım varlığa dikkat kesilir. Başka bir pencereden seyreder gibi seyrederim her şeyi. Her gördüğümden bir başka etkilenirim. Sonunda içim coşar, şevke gelir; kâinatın titreyişlerini, ritmini yakalayarak onlarla bütünleşir ve onlara içimi dökerim.

Peki Elif kardeşim. Bilhassa şu okka güllerime neler döktünüz? 

.Mümtaz Bey… Zorlamayın kardeşimizi. Hem kahvelerimiz geliyor.

Melek tepsiyle kahveleri getirirken zaman kazanmaya çalışıyorum.

.Kahveden sonra bir şeyler söylemeye çalışırım Mümtaz Bey. Çünkü sizleri böyle neşeli görmek beni çok memnun ediyor. Siz de söylediklerimi hoş karşılarsanız…

Kahveleri içerken konu Salih Bey’den açılıyor:

.Bize yakın bir taksi durağında çalışıyor. Boşsa hep onu tercih ediyoruz. Nasıl böylesine temiz kalabilmiş bu çocuk? Şehrin yamyamları onları yemeden bir şeyler yapmalı Mümtaz Bey.

.Ben bunu bir haftadır düşünüyorum. Ama karara varmadan açmak istemedim. Çünkü geçen hafta Eminönü’ne giderken -yol uzun ve trafik de sıkışık olunca- içini hayli döktü. O gün, bugün çözüm bulmaya çalışıyorum. 

.Elif kardeşimiz artık yabancımız değil, konu tazeyken burada konuşalım. 

.Evli, ikizleri var. Kendisi de karısı da Ağrılı. Bir sene olmuş İstanbul’a geldikleri. Malum geçim derdi… Etrafındakilerin uyarmasına rağmen gözünü karartıp getirmiş ailesini. Dedikleri içimi yaktı Maide’m.

“Mümtaz Bey’im, gelir gelmez -şükür- bir memleketlim vasıtasıyla iş buldum. Ancak televizyonda seyrettiğim İstanbul’dan çok başka bir İstanbul’la karşılaştım burada. Günde nerdeyse 18 saat çalışabilirim. Ama o taksiye binenler yok mu? Tövbe… Hiçbirinden zarar görmedim. Fakat konuşulanlar yenilir yutulur gibi değil. Trafikte kavgalar, sözlü dalaşmalar… Hele hanımların ağzından çıkanlar… Ayıptır söylemesi arka koltukta çok samimi haller. Beyim, karım çok genç, çok saf. İki kızım var. Burada onları nasıl korurum? Adam olana yakışmaz -ama seni büyüğüm bildim- çok korkuyorum. Memlekete tekrar dönecek gücüm de yok.”

Bugün de başka bir yerde iş için yardım istedi. Maide’m… Sen de benim gibi düşünür müsün, bilmiyorum…

.Ben de senin gibi düşünüyorum Mümtaz Bey’im. Gel “Arabamı ben kullanırım.” sevdasından vazgeç. Bu aileye Allah’ın izniyle bir rızık kapısı açalım. Bu tertemiz insanlar bozulmadan yanımızda yaşasınlar. Biz de rahat ederiz.

.Yine içimi okudun. Sen ne dersin Nur kızım?

.Anacım en doğrusunu söyledi. Siz zaten size yakışanı yaparsınız. 

Bana da nezaketen danıştıklarında aynı şeyi söylüyorum. 

.O zaman bana az bir zaman tanıyın. Birkaç yerle konuşmam lazım. Ha… Elif kardeşim siz de güllere içinizden neler döktüğünüzü düşünün. 

Mümtaz Bey yanımızdan ayrılırken Maide Hanım’ın eşini takip eden öyle bir bakışı vardı ki… O bakıştan iksir yapılsa ve her gün bir damlası suya karıştırılıp içilse toplumun çöken aile yapısına çare olur.

.Ah Mümtaz Bey’im. Bir yanı ulaşılmaz dağ. Bir yanı küçücük pınar. İçindeki irfan nuru görülmeye değer. Ama koskoca bağrında o bilgeyi masum bir çocukla birlikte saklıyor. Sadece güvendiğine çıkıyorlar. Yıllarca evimize giren arkadaşların karşısında hep ulaşılmaz Mümtaz Bey oldu. Herkesle en fazla bilim, sanat, siyaset üzerinden konuştu. Ama burada bakın hem çocuk hem bilge. Allah razı olsun sizden kardeşim. 

.Sizden de razı olsun. İnanın ben de genelde böyleyim. Elimden gelse de size karşı olan düşüncelerimin, duygularımın fotoğrafını çekebilsem. Dünyamdaki yerinizi sizlere bir gösterebilsem…

Bunları der demez hemen çantamdan not defterimi, kalemi çıkarıyorum. Dünyamda gösteremediğim yeri kalemimle tarif etmemin tam zamanı. Kaleme almazsam biliyorum, unutacağım. Bu güzel insanlar seziyorlar yapmak istediğimi. Kalemin dile gelmesi için gerekli sükûneti ikram ediyorlar. Neden sonra Nur Hanım’dan bir kağıt istiyorum. Günün tarihini atarak yazmaya başlıyorum.

Mümtaz Bey elinde birkaç kitapla yanımıza geliyor. 

.Evet… Ben işlerimi hallettim. Siz ne yaptınız?

.Biz konuşmadan gülleri seyrettik. Elif’cim de gönlünden gelenleri kağıda döktü. 

.Müsaade ederseniz güllere daldığımda onlara ne dediğimi anlatmak yerine, sizlere baktığımda diyemediklerimi dökmeye çalıştığım kağıdı versem. Yazdıklarım zaten zihnimde tasarım olarak vardı. Sadece buranın havası şevk verdi ve ben de kelimelere döktüm.

.Ne demek… Bu anlamlı günün bence en güzel hediyesi olur. 

.Yalnız benim yerime Nur kardeşim okusa. Yılların kazandırdığı bir okuyuş tarzı var. Yunus Emre’nin sindiği bir kokusu var. Duygularımın bu kokuya bürünmesini çok isterim. 

Nur Hanım hiçbir şey demeden elimdeki kağıdı alıyor. Öperek göğsüne bastırıyor. 

.Gönlün gönlüm üstünedir. Kaleminden döküleni dilim okusun, havaya Yunus’um sinsin. 

Hikmet dolu saatler yaşarım yanınızda.
Can bir tomurcuk olur, açar avucunuzda.
Eler derinliklere huzuru latifeler…
Âlem başka âlemdir; sadrımda başka güller.

Okşuyor yüreğimi, söylenilen ne varsa,
Ruh kirden arınıyor irfan çağıldıyorsa,
Mevlâ’mın izni ile benliklerim eriyor.
Goncalarını tek tek elinizle veriyor.

Hikmete talip isen nerde olsan seni bulmaz mı? Can tohumun kaliteliyse avuçlar sana açılmaz mı? Ne alan ne veren bu alışverişe hâkimdir; bilinmez mi? Ne eleyen ne elenen tam bilir derinlikleri; görülmez mi? Huzurun ne demek olduğunu biliyorsan eleyen sensin. Hakkedersen huzuru, elenir eleğinden latifelerin. Yüzünü gaybe çevirenin elbet iç âlemi de döner o âleme. Bahçenin değerini biliyorsan bahçıvan sensin. Toprağın zenginse, sadrın da genişse elbet durmadan açar goncaların.

“Siz” dediklerin bizler: Su, güneş, hava. Biri besler, biri can olur, biri soluklandırır. Hepimiz Hakk’ın askerleriyiz. Mesele hayra vesile olmak. Hepimiz nasip olanı alıyoruz bu dünyada. Hep Hakk’ı düşünürsek O’ndan konuşuruz. O’nun renkleriyle boyananın, kokusuna bulananın nasıl kalabilir benliğinde kiri? İrfan dediğin, bir şeyin izini izleyerek, üzerinde derin düşünerek onun hakikatine varmak değil midir? Can bunlarla hemhal ise ihtiyacı verilir. Kendini bilmek isteyene ilmin, irfanın kapıları açılır. Çünkü açılan kapılardan Rabbe doğru şuurlu bir yolculuğa çıkılır. Zaten her canlı bu yolun yolcusudur. Ancak şuursuz yolculuk karanlıktır.  

Yürek yüreğe dönük. Muhabbet eser aralarında. İyide iyilik, güzelde güzellik, şerde şer olan. Ne varsa o taşınır. Rüzgâr estiğinde sözler -çiçek tozları gibi- ancak ehil olanı döller ve söz tohumları oluşur. Sen iyiysen iyiyi konuşur, iyi olanı duyarsın. Onun için de aramızda iyiyi, güzeli buluyorsun hocam. 

Nur Hanım bunları dedikten sonra dalıp gidiyor bir yerlere. Bir kumru mu konuyor saniyelere? Yine o âsudelik… Sanki dokunursak uçacak gibi. 

.Size ne diyeceğimi bilemiyorum kardeşim… Bizi ihya ettiniz. Ne canı tomurcuk eylemek elimizde ne de açtırmak. Huzuru yaşarız da derinlere elenen eleği göremeyiz. Hikmet kimin için dokunur saatlere? Onu bilemeyiz. Bildiğimiz içimizde gerçekleşenlerin bu dünyadan olmadığı. Sen de yine yaptın yapacağını dervişim. Sözünün üzerine söz söylenmez. Hadi gelin bahçeyi dolaşalım.

Evvelce yabanî otlardan görülmeyen yol, yemyeşil bir koridora dönüşmüş. Sarmaşık tarzı, kocaman çalıya benzeyen dikenlerin yerinde şimdi pıtrak pıtrak okka gülleri mis gibi kokuyor. Saksıda çiçek yetiştirmenin yanında bahçe işlerinden pek anlamam. Ancak gül ağaçları yeni dikilmiş gibi. Yoksa o harabeden bu hale nasıl gelinir? Bahçıvan gerçekten işin ehli biri. 

Ağaçların gölgesinde yürüyoruz. Ihlamur, dut, armut, erik… az ilerde ceviz. Bir çocuk için adeta cennet köşeleri… Su kuyusu, diğerleri gibi eski görünümünden çok uzak. Renkli küçük taşlarla süslenmiş. İki ahşap ayak üzerinde bir çatı, kuyuyu gölgeliyor. Sabit bir makara üzerinde sarılı ip. İpin ucunda bakır kova sallanıyor. Makarayı çevirmek için yapılmış dekoratif ahşap kol. Kuyu bu görüntüsüyle adeta bir masaldan çıkmış gibi. Çevresi silme süsenlerle sarılmış. Yeşil otların arasında mavi, mor, sarı, beyaz renkler yorulan hislerimizi diriltiyor.

Yürürken Mümtaz Bey çiçekler, ağaçlar, yenilenen köşeler hakkında bilgiler veriyor. Bir yerde duruyoruz. Ne olduysa aniden bize dönerek:

.Evet… İsterseniz dönelim. Ne dersiniz? Bahçenin buradan sonrasında çalışmalar biraz daha devam edeceğe benzer. Bir başka sefer kameriyede içeriz çayımızı. Olur mu Maide’m? Siz de kusura bakmazsınız değil mi kardeşim?

.Estağfurullah Mümtaz Bey. Bence güzellikleri sindire sindire yaşamak daha iyi.

.Yine ne düşünüyorsun acaba Mümtaz Bey? Bana bu çalışmalardan hiç söz etmedin. 

.Etmedim; çünkü ben de bilmiyordum.

.Öyle olsun. Nasılsa ortaya çıkana kadar söylemeyeceksin. Ben de beklerim.

Onları sevgiyle izlerken “İşte evlilik kemâle erdikçe eşlerin edindiği bir güzellik de bu.” diye geçiriyorum içimden. Eşini iyi tanımak, olduğu gibi kabul etmek ve güven…

.Maide’m benim ara sıra hazırladığım sürprizlerime alıştı. Çünkü beni iyi tanıyor. Kimsenin görmediği çocuğu o çok iyi görüyor. Ama bu çocuk sürprizleriyle seni üzmedi değil mi? Yoksa sana sormadan, üzerinde birlikte düşünmeden hiçbir şeye karar vermem.

Ne güzel bir dayanışma… Bahçenin bundan sonrası için belli ki Maide Hanım hiçbir şey sormayacak. Bilmesi gerekeni zaten daha sonra öğrenecek. Ondan istenen, sadece kısa bir bekleme ve eşinin kendisinden beklediği saygı. 

Bizler durmadan sırlar üzerinde konuşup, sır dolu yazılar yazıyor, esrarengiz filmler seyrediyoruz. Belki de bu maddî monoton dünyada ruhumuz olağanüstü şeyler arıyor. Menkıbelerle heyecanlanıp keramet peşinde koşuyoruz. Ama kaç kişi gönülden, el ele yaşanılmış altmış yıllık bir beraberliğin sırrıyla ilgileniyor. Keramet işte bu. Keramet, Kerim Olan’ın layık olan kullarına ikram ettiği nimet. Hep uçuyoruz, hep orijinallikler peşindeyiz. Ve olağanüstü olabilme sevdasının altındaki nefsin farkında değiliz. Oysa bizden istenen; zaten içimizde hep var olan cevheri bulmak. Bulamayınca gerçek insan olamadığımız gibi eş de, ne yazık ki, kul da olamıyoruz. 

Yanımda yan yana, el ele yürüyen seksenini geçmiş bu iki yaşlıya muhabbetle bakıyorum. Onlar hem birbirlerine iyi eş hem Rablerine -inşallah- iyi kullar. Çünkü ikisi de içlerindeki gerçek cevheri bulmuşlar.

.Çay safhasına başlamadan önce Elif kardeşim, sizin bana sorduğunuz konu hakkında konuşalım derim. Çünkü biliyorum konuşmaya dalar da Gevher Hanım’ın çay için hazırladığı sürprizlerine gereken ihtimamı göstermezsek incinebilir. 

Mümtaz Bey, az önce yanında getirdiği kitapları sehpanın üzerine koyuyor. Sözler ve İşaratü’l-İ’câz*, Bedîüzzaman Said Nursî’ye ait iki eser. İşaratü’l-İ’câz bir tefsir kitabı. Seneler önce okuduğumda Fatiha Suresi’nin tefsirinden hayli etkilenmiştim. Bilhassa Sözler’i okudukça Kur’an’a ve imanî hakikatlere bakışım çok değişmişti. Göremediğim bazı hakikatleri görmeye başlamıştım.

Mümtaz Beylerin kütüphanesindeki bu çeşitlilik, onlara hayran olmamın ilk sebebi. 

Dergâh Dergisi ve fecir saatini anlatan Ahmet Haşim, Fahreddin Razi’nin Tefsir-i Kebir’inden ayet açıklaması, Şefik Can’ın “Konularına Göre Açıklamalı Mesnevi Tercümesi”nden yeri geldiğince verilen örnekler, Sizde mi meraklısınız bu garip adama? dediği Walt Whitman. “Bir gün hakkında sizinle konuşmayı isterim.” dediğimde “Walt Whitman’ın üstadı Maide’mdir. Bana tanıtan da o oldu.” diye karşılık vermesi hep benim onlara olan takdirimi arttırdı. 

– Kâinatın musikisi ve su sesinin neden kalbi, ruhu bu derece etkilediği hakkında konuşmamızı istemiştiniz. Kâinattaki sesleri ve bizim üzerimizdeki etkilerini izah eden iki kitap getirdim. Okuduğum her kitaba ait özellikler hakkında defter tuttuğum için sorunuzun cevabına kaynak olacak kitapları da bulmam vaktimi almadı. Bu eserlerin dili ağırdır. Onun için her cümlede; hatta kelimede durup izah etmeye çalışacağım. 

Ve o insandaki pek kesretli âlât ve cihâzâtın herbirisinin ayrı ayrı hizmeti, ubûdiyeti olduğu gibi, ayrı ayrı lezzeti, elemi, vazifesi ve mükâfâtı vardır.

32. Söz / 3. Mevkıf

Bediuzzaman

Ceset, ruhun hanesi ve yuvasıdır, libası değil.

29. Söz / 2. Maksat

 

der. Yani bu görünen bedenimiz bir ev ve ruhumuz da o evdeki misafirdir. Duyu organlarımız; aletlerimiz ve cihazlarımız bu evin birer kapısı, birer penceresidir. Kapıyı kim açar, pencereden kim bakar? Ruhumuz. Nereye bakar? Bütün âlemlere, o âlemlerde tecelli eden İlahî isimlere. 

Mesela, göz bir hâssedir ki ruh bu âlemi o pencere ile seyreder.

6. Söz

Pencereden iletişim kuran göz değil, ruhtur. Her duyu organı bir kapı, pencere oluşu hasebiyle o an ruhun ihtiyacı olan âlemle iletişim kurar. Ve böylece yaradılış gayesini, fıtrî vazifesini görmekle Yaradan’a kulluğunu da yerine getirir. 

Ben bu hakikatleri öğrendiğimde yaşanılan “an”ın nasıl bir değer olduğunu o zaman anlamıştım. O günden bugüne varlıkla ilgili kafama takılan soruların cevabını bu kitaplarda arıyorum. 

Meselâ, göz, suretlerdeki güzellikleri ve âlem-i mubsaratta güzel mu’cizât-ı kudretin envâını temâşâ eder. Vazifesi, nazar-ı ibretle Sâniine şükrandır.

32. Söz / 3. Mevkıf

Göz varlıktaki şekillerin güzelliklerini, görünen âlemdeki Allah’ın kudret mucizelerinin çeşitlerini zevkle seyreder. Gözün vazifesi Yaradan’ın ayetlerini; delillerini görebilmek, onlardan ders çıkarabilmek için kâinata ibretle bakabilmektir. Bu da gözün Yaratıcısına olan şükranıdır. Göz görünen âleme açıldığı gibi dokunma duyusu da cismani âlemlere açılır. Bunun gibi diğer binlerce his ve duyularımız da hep bir âlem ile irtibatlıdır.

.O zaman fıskiyenin sesini zevkle dinlerken benim kulağım da bir pencere olarak sesler âlemini mi işitiyor babam?

.Evet, dervişim. Bunlar gerçekleşirken işitmekten sadece ruhun zevk almıyor. Aynı zamanda kulağının da işitmekten aldığı zevk, lezzet var. Diğer duyularını böyle düşün. 

.O zaman görevini yerine getiren her şeye mükafatı anında veriliyor, öyle mi? Bu nasıl bir rahmettir… Biz O’na şükretmede yerimizde sayarken Rabbim her an teşekkürde. Kime? Biz nankörlere.

.Mümtaz Bey, fıskiyenin sesini işittiğimizde duyduğumuz huzur ve tatmin duygusu bu pencereden bakan ruhumuzun hissettiği şey; değil mi? 

.Evet. Beden kulağı belli frekanstaki sesleri duyar; ama öyle anlar olur ki, manevî kulak bu frekansın ötesindeki manevî seslere ulaşabilir. Ve ruhumuz bundan inanılmaz lezzet alır. Her şeyden uzaklaşıp ufuklar ötesine açılmak isteriz.

.Yani, biraz evvelki benim ruh halim. Hem ruhum hem gözlerim bu kadar lezzet alıyorken tabii ki kendimden geçerim. 

.Manevî kulak, manevî sesler dediğinize göre o âleme bakan pencerenin açılabilmesi herhalde kalbin haline bağlı olmalı. Yani içinde taşıdığı imana.

.Evet, Maide’m. İman ve kalpteki nuru bu hakikatin olmazsa olmazı. Yaradan’ı tanımayan bundan asla nasiplenemez. Çünkü kanalları tıkalıdır. Ben çok güzellikler görüyorum dese de gördüğü öze inmeyen, kabukta kalan geçici güzelliklerdir.

Mümtaz Bey konuya ilgiyle yaklaşımımızdan hoşnut; heyecanla diğer kitaptan ayırdığı kısmı buluyor:

Hattâ kulaktaki zar, nur-u iman ile ışıklandığı zaman, kâinattan gelen manevî nidaları işitir. Lisan-ı hal ile yapılan zikirleri, tesbihatları fehmeder. Hattâ o nur-u iman sayesinde, rüzgârların terennümatını, bulutların na’ralarını, denizlerin dalgalarının nağamatını ve hâkeza yağmur, kuş ve saire gibi her nev’den Rabbanî kelâmları ve ulvî tesbihatı işitir.

İşaratü’l-İ’caz / Bakara Suresi 6. Ayetin Tefsiri

Biliyorsunuz; kulak kepçesinde toplanan ses dalgalarının zara ulaşmasıyla kulak zarı titreşir. Bu titreşimlerin işlenmesi yoluyla duymamız gerçekleşir. Kulak penceresinin açılabilmesi kalbin haline; imana bağlı demiştik ya… Kur’an ne der?

‘Allah, göklerin ve yerin nurudur…’

Nur / 35

Allah iman edenlerin kulak zarını nuruyla ışıklandırır. Allah’ın nuruyla boyanan manevî kulağımız maddî kulağın frekansını aşarak ötelere açılır. Ve ruhumuz kuşların, yağmurun ve bütün varlık âleminin tesbihlerini, rüzgârın sesindeki musikiyi, bulutların naralarını, deniz dalgalarındaki nağmeleri işitir. 

.O zaman Allah iman edenlerin gözünü de dilini de nuruyla ışıklandırıyor. Bu canda ne varsa hepsini ışıklandırıyor. Öyle bir mümin çevresine iyilik, güzellik, faziletten başka ne….. 

 Nur Hanım devam ediyordu ki Melek, annesinin yanına gelerek bir şeyler söyledi:

.Mümtaz babam, Anacım servis hazırmış. Ne yapalım?

Bir irfanî muhabbetin daha sonuna geldik. Ruh bugün de her yerden nasibini inşallah almıştır. Zamanda ve mekânda yol, ötelere alabildiğine açık ve aydınlık. Yolcu, artık yerinde durur mu?

Bir bahar düşleyin; çiçeği ruhum.
Çırpınır dalgalar; dileği ruhum.
Ucu yok mavinin; şafağı ruhum.
Onunla göklere kavuşabilsem.

Ruhum bu sevdanın gizemi sende.
Gönülden içilen o demi sende.
Canan’ın rengarenk âlemi sende;
Rengine bulanıp karışabilsem.

Ruhum Sultan’ımdan bir soluksun sen.
Gözler başka manada, düşünce gölgen.
Hâreler rüzgârla savruluyorken
Kuş olup seninle yarışabilsem.

***


* Mu’cizelik işaretleri
Paylaşın.

Yazar Hakkında

2 yorum

  1. Söyleyecek sözü kalmamış birisine ne söylemek, ona duygu dünyanızdan ne demek isterdiniz? Kelimelerin, kullanıldığında yaraladığı birisine ne dersiniz, ne dökülürdü kelimelerinizden? Söz ve sözcüklerin yaraladığı bir kimseye ne denildiğinde merhem olurdu? Doğru mudur bilmem, ibn Arabî’nin kelimeye yara dediği yerde biz ne demeliyiz? Konuştukça ve yazdıkça yaralanmak, sessizlik bozuldukça, düşüncelerden, gerçekte düşündüğünüzden, gerçekte hissettiğinizden uzaklara düşmek. Toprağın altına gömülü, gerçek duygu ve tefekkürünüzün “bu değil, başka bir şey şey ama bulamıyorum, yanlış ifade ettim… bu da değil, bu da değil” diyerek bulamadığınız bir değerli hazine olduğunu zannetmek. O hazineyi bulamadıkça ve konuştukça, kelimelere başvurdukça yaralanmak ve susmak. Kelimeler yara mıdır? İbn Arabî öyle mi demiş bilmiyorum. Ama kelimeler yaralıyor ve vazgeçiriyor. Tüm o harfler ve sesler. Halbuki kelimeden başka neyimiz var öyle değil mi? Sizin kelimeleriniz bitmesin. Kelimeler hiç bitmesin ve yaralasın bizi. Onlarda şifa bulalım, dilerim.

    • Sayın Müşfik,
      “Söyleyecek sözü kalmamış birisine” şunları demek isterdim:
      İnsana verilen her özellik Allah’tan bir emanet. Emaneti alan onu korumalı. Ne israf etmeli ne de bir kenara atmalı. Çünkü bu konudaki herhangi bir yanlış tutum, emanetin alınmasına sebep. Eğer emanet hâlâ elindeyse söyleyecek muhakkak bir şeyin vardır. O zaman Rabbine yönel ve gönlünden diline yol açılmasını dile.
      “Kelimelerin, kullanıldığında yaraladığı birisine ne dersiniz, ne dökülürdü kelimelerinizden? Söz ve sözcüklerin yaraladığı bir kimseye ne denildiğinde merhem olurdu?”
      Kelime olur da etki etmez olur mu? Zaten anlamı iz bırakmak, çizik atmak, yaralamak. Ağzımızdan çıkan ses olan lafzımız, içimizden bir şeyleri atmak demek. O şeyi anlamlandıran da kalbimiz. Yani kelimelerimiz, kalbimizin dışa vurumu. Ne kadar çok çabalıyor, yoruluyorsak o kadar hırpalıyor ve hırpalanıyoruz. İç dünyamızın iklimi neyse kelimeler de ona göre ısıtıyor veya üşütüyor; hatta savuruyor. Böyle bir durumda içim hep huzur iklimindeyse sabreder, o iklimi korumaya çalışırım. Çünkü yıllar yaralayanın esasında bize sarfedilen söz değil, bizim çökmüş manevî bağışıklık sistemimiz olduğunu söylüyor. Bu sistemi ayakta tutan da kalbin kabiliyetlerini çalıştırmak. Boş kalmamak. İçteki cevher ürün verdikçe ışıldıyor ve duyular da ona göre ışıldıyor. Bundan güzel ilaç, merhem olur mu?

      “Hüzünle titreyen kalbe ince bir ah dokunur. Kalbi kırık olanın kalbine Allah dokunur.” Bu sözün Mevlâna’ya ait olduğu söyleniyor. Kaynağını bulamadığım için emin değilim; ama hoşuma gitti. Kelimelerin, kullanıldığında yaraladığı birisine bu sözü söylerdim.
      “O hazineyi bulamadıkça ve konuştukça, kelimelere başvurdukça yaralanmak ve susmak. “Bir şeyi çok çabuk buluyorsanız inanın ki o aradığınız, hazine değildir. Nerede görülmüş hazineyi çok kolay bir yere gizlemek?

      “Halbuki kelimeden başka neyimiz var öyle değil mi? “
      Bu sözünüzde çok haklısınız.
      Bizde iz bırakan şeyler, çoğu zaman iç dünyamıza çekilmemize neden olur. Eğer bu çekilme kendimizi bulmamıza kapı açıyorsa bu kapı için yara almaya değmez mi?

      Hiçbirimizin kelimeleri bitmesin ve inşallah onlarda şifa bulalım.
      Elif Kaya

Leave A Reply