Orta Dünya ve Din / Ruh ve Beden 

3

Ilúvatar’ın Çocukları olan Elfler (İlkdoğanlar) ve İnsanlar (Takipçiler), iki unsurdan oluşmuşlardır. Bu unsurlar fëa ve hröa olarak adlandırılmıştır; bu iki unsura sahip olan Ilúvatar’ın Çocukları için ise Mirröanwi tabiri kullanılmaktadır. Fëa kavramı bizim anlayışımızla “ruh” kavramını karşılarken, Hröa kavramı ise “beden” kavramını karşılamaktadır. Mirröanwi tabiri ise ruhun beden ile birleşmesini kastederek “ete bürünme” (incarnates) anlamına gelmektedir ve belirttiğim gibi hem Elfler hem de İnsanlar bu tabire muhattaptırlar.

Elfler’in ve İnsanlar’ın ruhları ve bedenlerinin hem ortak yönleri hem de farklılıkları mevcuttur. Her iki ırkın sahip olduğu Fëa, Ilúvatar tarafından bahşedilmiş ve Gizli Alev’den kaynaklanmaktadır. Hröa ise yine her iki ırkta da Arda’nın maddesinden oluşmuştur. Elfler ruh ve beden arasındaki ilişkiyi bir mesken ve sakin (meskende olan) arasındaki ilişkiye benzetir. Mesken ve sakin ancak bir arada olduklarında varolurlar. Elfler için meskensiz ruh sürgünde gibidir; ruhsuz bir beden de ölmeye mahkumdur. 

Ruh konusundaki istisna Arda’ya inen Ainur (Valar ve Maiar) için geçerlidir. Bu ruhların ya da ruhanilerin varlığı bedene mecbur değildir, ancak kendi istekleri doğrultusunda bir beden seçebilirler. Örneğin Manwë genellikle beden olarak adlandırabileceğimiz bir görünüşe sahipken, Ulmo böyle bir görünüşe sahip olmayı nadiren seçmiştir. Sauron da bedeni hem Númenor’un Batışı’nda hem de Isildur elinden Yüzük’ü aldıktan sonra yokolduysa da tekrar bedene sahip olana dek ruh olarak varlığını sürdürmüştür. Beden mecburiyeti olmayan bu ruhanilere genel olarak Eälar denmektedir. Onların bedensel görünümleri ise Fana olarak adlandırılmaktadır. 

Elflerin kaderi Arda varoldukça Arda’da varolmak olduğu için bedenleri oldukça güçlüdür; yaşlılık ya da hastalık onları öldürmez, ancak yine de katledilebilirler ya da yaşama iradeleri aşırı üzüntüden yok olabilir. Bir Elf öldüğünde bedeni Arda tarafından içine alınır; ruhları ise Mandos’un Salonları’na gider. Burada ruh olarak kalabilirler ya da eski bedenlerine tıpatıp benzeyen bir bedene tekrar bürünebilirler; bu hüküm Mandos’a aittir. Hikayelerde öldürülen Elfler ile ilgili pek çok örnek varken, yaşama iradesini yitiren Elfler’le ilgili örnek nadiren görünür. Buna en önemli örnek Finwë’nin eşi ve Fëanor’un annesi olan Míriel’dir. Míriel’in durumu biriciktir ve ilktir; bu nedenle Valar dahi bu durumdan dolayı şaşkınlığa düşmüşlerdir.

Finwë ve Míriel

Finwë ve Míriel

Ölen Elfler için Mandos’un Salonları’na gidip hüküm beklemek genel bir kural olsa da bir mecburiyet değildir. Fakat bu durum Valar otoritesine karşı isyankar bir tutum olduğu için ruhtaki bir kirliliğe işarettir. Bu gibi ruhlar bedenlerine sahip oldukları mekanlarda tutunmaya çalışırlar ve yaşayanlara sorunlar çıkarırlar. Daha da sorunlu olan kısım ise, Düşman’ın eline geçerek onun iradesine tabi olmaya açık olurlar. Sauron’un Mordor’a yerleşmeden önce ‘Necromancer’ sıfatıyla ortaya çıkışının bu meskensiz ruhları kullanmasıyla alakalı olduğu düşünülmektedir.

Arda zaman içerisinde dönüşerek Elfler’in bildiği mekan olmaktan çıkmaya başlamıştır. Büyük Elf krallıkları yerlerini Lórien ya da Rivendell gibi daha küçük ama Elf havası solunan yerlere bırakmıştır. Bu değişim ve Elfler’in ruhlarının bedenleri üzerindeki etkisi, Elfler’in bedenlerini solgunlaştırmıştır. Elfler’in batıya yani Aman diyarına olan yolculuklarının sebebi ise aslında bu solgunlaşmadır. Aman diyarında Elfler, ruh ve beden dengelerini Orta Dünya’nın ilk çağlarında olduğu gibi sürdürebileceklerdir.

İnsanlar’ın ruh ve beden ilişkisi Elfler’den farklıdır. İnsanlar’ın ruhu Arda’da sadece bir misafirdir. Ölüm sonrasında İnsanlar’ın ruhları hem mekandan (Arda’dan) hem de zamandan ayrılırlar. Elf bakış açısına göre bu İnsanlar’a verilen bir hediyedir. Elfler bu durumu İnsanlar’ın Ainur’un Müziği’nden bağımsız oluşlarına ve kendi kaderlerini çizebilmelerine yorarlar. Elfler’in Ilúvatar’ın Hediyesi (Gift of Ilúvatar) olarak adlandırdıkları bu durum, İnsanlar’ın bakış açısından yorumlandığında daha farklıdır. İnsanlar ise önceleri kendilerine bahşedilen bir ölümsüzlük olduğunu düşünürler. Fakat bu ölümsüzlük Morgoth tarafından yozlaştırılmaları nedeniyle onlardan alınmıştır. İleride biraz daha genişçe işleyeceğim bu durum sebebiyle İnsanlar, bir biçimde Ilúvatar tarafından lanetlendiklerini düşünürler ve bu nedenle kendilerini ya da ruhlarını ölüm sonrası bekleyen kaderin belirsizliğinden korkarlar.

Söylenen odur ki, Son Savaş’ta (Dagor Dagorath) Elfler de İnsanlar da varolacaklardır ve bu Son Savaş’ın ardından Ainur’un İkinci Müziği, Eru’nun huzurunda, bu defa Ilúvatar’ın Çocukları’nın da dahil olacağı bir şekilde yapılacaktır. Bu müzik ilkinden daha görkemli olacaktır. Çünkü Arda’da geçen süre bir öğrenme sürecidir ve bu süreç sonunda her bir ruh kendi yerini ve maksadını anlamış olacak ve diğerleri ile daha üstün bir uyum içerisinde müziğe hizmet edecektir.


‘Finwë ve Míriel’ İllüstrasyonu © Qistina Khalidah

Paylaşın.

Yazar Hakkında

3 yorum

  1. 1. Muhattap? Sanırım gözden kaçtı.

    2. Elfler kimler? İslami bağlamda düşündüğümüzde cinler mi? Daha da önemlisi Ainur (valar ve maiar) kimler?

    3. Tarık Bey Oktan Keleş’ten ve Latif Baba’dan naklen valar için melek değil ilk atalar/ruhaniler/yüce dost(lar?) ve elfler için cinlerin tam kemale ermiş olanları (elifan) olduğuna işaret etmişti. Hatta Manwë’nin, Ülgen Ata (yeryüzüne/ardaya inince Hz. Hızır) olduğu ihsas ettirilmişti Onaltıyıldız’da. Belki de ihsasın ötesinde -parçalar birleştirildiğinde- imlenmişti, şimdi tam hatırlamıyorum. Ama biz Tarık Bey’den Hz. Hızır’ın Gandalf olduğunu öğrenmiştik bu sitede. Ancak Gandalf valardan değil maiardan.

    Hasılı Tolkien’in dünyasında melekler yok; sizin tarafınızdan İslami perspektif üzerinden, İslami olanla örtüştürülerek bize aktarılanda ise net olarak “evet işte şu şudur, bu budur” diyebileceğimiz oturmayan parçalar çok. Hâlâ net/sarih olarak, evet valar şu varlık grubu, maiar ise şuna tekabül ediyor, melekler ve cinler Tolkien’de şu isimle bize aktarılıyor denilmedi. Denilmediği gibi yukarıda ifade etmeye çalıştığım üzere Hz. Hızır’ın varlık kategorisinde çelişki var.

    Site ve sitenin beslendiği kaynaklar uzun zamandır yayındalar. Evet bu arada pek çok bağlamda yeni bilgiler, kıymetli analizler okuduk ama her iki dünya arasındaki ilişki hâlâ müphem/muğlak/flu. Ne zaman bu bulutlar ortadan kalkacak, çelişkiler giderilecek, irtibatlar sarih ve sahih/soru işaretine yer bırakmayan bir biçimde ortaya konulacaktır? Bu sitenin varlık amaçlarından biri de bu değil midir, takdim yazısında ifade edildiği üzere. Yani “Tolkien boş birisi değil, Allahü alem Hz. Hızır’dan beslenen birisi” denilmeye getirilip fotoğraf hâlâ banyoda bırakılıyor. E bu da, açık ifade etmek gerekirse, takipçilerde huzursuzluk, itminansızlık, güvensizlik duygularını besliyor acizane.

    Gayretleriniz için teşekkürler…

    İyi çalışmalar

  2. Yukarıya Ek:

    Bir de İblis meselesi var tabi? Onaltıyıldız’daki Tengri’nin Türk’ü çiziyazısında ilk ataların/ruhanilerin/yücelerin içinde bulunan ve sonradan Körmez adını alan Görsay (Ata) yani İBLİS valardan Melkor’a tekabül ederken (çünkü Hz. Adem’e secde etmiyor) Tarık Bey bu sitede “Sistem ve Unutma – 2” yazısında Melkor’un İblis olmadığını söylüyor. İlaveten Tolkien’in dünyasında maiardan Melkor’un sağ kolu ve muakkıbi olan bir Sauron gerçeği var, yine İslami çerçeveye ne şekilde oturtacağımız meçhul olan bir karakter olarak. Eğer Tarık Bey’i esas alırsak Melkor İblis olmadığına göre mantıksal örgüde, boş kalan kötülüğün baş temsilcisi (İblis) koltuğuna ister istemez Sauron oturuyor (Tarık Bey her ne kadar Sauron’u İslami anlatıdaki bir karakterle eşleştirmese de). Tarık Bey’in bakış açısından devam edersek Melkor İblis değilse nedir/kimdir ve Sauron ne yana düşmektedir? Hülasa Tolkien’deki bu çift başlı, iki başrollü filmi nasıl değerlendireceğiz “nass”ın çerçevesinde?

    Yani bu Ainur’un kesinlikle vazıh bi şekilde açılımının yapılması, “valar, maiar” ikiliğinin bir bağlama oturtulması lazım. Yoksa çelişkiler yumağı büyüyecek.

    Tabi böyle bir irtibatlandırmanın -yazarlar tarafından yapılmaya çalışılsa da- gereksiz olduğu; hem Sutu Boğda’da hem Onaltıyıldız’da hem de Tolkien’de bir kurgunun olduğu, bir kurgudan hereket edildiği; aslolanın kötülük, iyilik ve bu ikisi arasındaki mücadele olduğu; iki farklı dünyanın kahraman ve karakterlerini birbirleriyle eşleştirmek gibi bir mecburiyet olmadığı ifade edilebilir. O vakit de “bunca emek ve bu site niçin var acaba’ sorusu ister istemez muhatabını arayacaktır. Çünkü bu site/ler ve yazarlar bir iddiaya sahipler ve müddeiden de beklenilen aşikârdır.

    NOT: Farkındayım, aslında sorularımın asıl muhatabı Tarık Bey. İnşallah sorularım kendisine ulaşır. Cevaplara muntazırım.

    Tekrardan teşekkürler…

    İyi çalışmalar

  3. Tarık Kaya on

    Sayın Misafir.

    Yorumlarınızı okudum ve bir cevap yazdım. Gelecek haftaya yayınlanır inşallah. İlginiz için teşekkürler. Tarık Kaya

Leave A Reply