Mars’taki İstanbul

0

Okuyacağınız makale, “Minas Tirith ve İstanbul” yazı dizisinin 2. bölümü olarak okuyucularımızın beğenisine sunulmuştur.


Hakîm olan Yüce Yaradan’ın “İbret alasınız diye, Biz herşeyi çift yarattık.”  Zariyat / 49 ayetinde de buyurdukları gibi, tüm varoluş bir ikilikler şölenidir. Bunların bazıları birbirinin zıddıdır, bazıları ise birbirini tamamlar. Hikmetin tanımının da içerdiği gibi, her şey yerli yerinde; yani kendileri için tahsis edilen yeri işgal edince, o eşsiz Ainulindalë (Ainur’un Müziği) tınlar her yerde. Ama “kötülük” denilen varlıkımsı bir şey vardır ki, tüm o ahengi bozar ve senfoniye kakafoni karışır. İşte Melkor, o varlıkımsıyı kendine bir tarz olarak seçmiş/beğenmiş ve hep onu icra etmiştir…

‘…kullun ya’melu alâ şâkiletihî…’

‘…herkes kendi şekli, durumu, hüviyeti, karakterine göre hareket eder/davranır…’

İsra / 84

Kötülük devrede olduğu zaman zıtlıklar ve birbirini tamamlayan çiftler arasındaki denge bozulur. Birbirini tamamlayanlar birbirinin düşmanı haline gelir. Zıtlar karşılıklı olarak harp ilanında bulunurlar. Ama müziğin ahengi devam etmelidir. İlahî müdahalelerin de yardımcı olduğu, toplayıcı, bütünleştirici gayretler zuhur eder. Müzik tekrar “toparlanır.” İşte bu yüzden her zaman, birbirinden ayrılmış çiftleri, ikilikleri bir araya getirici bir ruh, bir fikir olmalıdır.

Bu hakikati ifade etmemin bir sebebi var.

Bir önceki makalemizde, “İstanbul bir fikirdir.” demiştik. Bu fikir yaşadığım şehirde; Türkiye’nin Marmara Bölgesi’nde vücut bulmuş. Eğer bir gün insanlık Mars’ta şehirler inşa edecek duruma gelirse, orada da bir İstanbul kurulması muhtemeldir. Niye mi? Çünkü müzik devam etmeli.

Biraz daha açalım.

Camî İsmine Ayna Olmak

Mars da üzerinde bulunduğumuz gezegenimiz Dünya gibi, ilk paragrafta anlatmaya çalıştığım kanun ile kayıtlıdır. Yani çiftler vardır.. zıtlar vardır.. derken ahenk yitirilir.. sağ el, sol ele düşman olur.. kadın, erkek birbirini yer… Mars da yerleşim yerimiz olduğu zaman olacak olan budur. Ama işte o zaman dağılmışların ve parçalanmışların tekrar bir araya gelip, kendisinde tesbih taneleri misali dizileceği bir şeye; hepsinin cihetül vahdeti olan “bir şeye” ihtiyaç olacaktır. İşte o şeye, o ruha, o birleştirici fikre biz İstanbul diyoruz. Yani Kehf Suresi’nin 60. ayetinde bahsedilen “İki Denizin Birleştiği Yer” (mecmau’l-bahreyn).

Bu, İngiltere’deki York şehrini bir nostalji ya da vatanperverlik duygu/düşüncesiyle Amerika’ya taşıyıp, orada yeni bir York (New York) kurmak gibi değildir. Kökleri ontolojiye dayanan bir fikirden bahsediyoruz. Şeceretül Kevn’e (Varlık Ağacı) dahil olabilecek bir derinlikten… Bakın bir tasavvuf büyüğü bu toplayıcı; yani “camî” şeye, ruha, fikre dair neler diyor:

‘İstanbul “Camî” ismine mazhardır, çünkü saltanatın (idarenin – Tarık Kaya) yeridir.’

‘İstanbul kalbin makamıdır ki âzâlara ve hislere kuvvet kalpten sarî olduğu gibi, memleketlerin her tarafına da metanet Rum sultanından hasıl olur. (Herhalde Muhyiddin ibni Arabî Hazretleri’nden alıntı yapılmış olmalı. Malumunuz, İbni Arabî Hazretleri İstanbul’un fethinden önce yaşamıştır. Şehrin mana derinliğinin kadimliği buradan da anlaşılabilir. – Tarık Kaya) Çünkü, ism-i azam ve devleti, devletlerin en kapsayıcısıdır ve mehdinin zamanına bitişik olsa gerektir. İstanbul da memleketlerin kalbi ve beldelerin kuvvetidir.’

İsmail Hakkı Bursevî /  İlahî İsimler (Tuhfe-i Recebiyye) / s.218-219

Bunları şu yüzden yazdım: Minas Tirith; ya hakikaten üzerinde yaşamakta olduğum İstanbul ve Kız Kulesi civarında inşa edilmişti ya da bir başka mekanın; gezegenin/boyutun/âlemin İstanbul’u idi. Sitemiz yazarlarından Ahmet Mesut Bozkurt’un bu minvalde bazı düşünceleri var. Dilerse bu düşüncelerini hepimizle paylaşır. Ama benim Lütfi Efendi’den anladığım kadarıyla -eğer doğru anlamışsam tabii ki-, Minas Tirith, üzerinde yaşamakta olduğum, hepimizin bildiği İstanbul ile alakalı. En doğrusunu Allah bilir.

Minas Tirith

Minas Tirith

İstanbul ve Hızır

Seslerin kaynaşması olarak nitelendirebileceğimiz armoni, birden fazla sesin uyumlu olarak birleştirilmesidir.

Peki ya şu an Türkiye’de ve Dünya’da, İstanbul kaynaklı bir armoniden söz edebilir miyiz? Birbirinden ayrılmış çiftleri, ikilikleri birbirlerine sevgi ve hikmet ile ilikleyebilecek bir ruh ve fikir olma özelliğini muhafaza etmekte midir?

Hayır. Çünkü İstanbul cankeş. Oksijen çadırındaki ne ölü ne de diri sayabileceğimiz biri gibi. Sanki, yaşlığı kalmamış, kurumuş ya da kurumasına ramak kalmış bir balık… Veya yaşamını ve yeşilliğini yitirmekte olan kurumuş ya da kurumakta olan bir ağaç… Evet, ölgünleşmekte İstanbul…

Bu cankeşlik, kuruma ve ölgünleşme ilk defa olan bir şey değil. Fatih Sultan Mehmet öncesi Konstaniyye’sinin canlı ve sağlıklı bir şehir olduğunu söylemek oldukça hatalı bir yorum olur. O güzel kumandan ve onun güzel askeri (dua ve kılıç orduları beraber) ile oraya tekrar hayat gelmiştir. Kalbin tıkalı damarları açılmış; yani fethedilmiştir.

İstanbul memleketlerin kalbi ve beldelerin kuvvetidir.

İsmail Hakkı Bursevî

Bu haliyle Fatih Sultan Mehmet ve askerleri bize, Dünya’nın Hür Halklarını (The Free Peoples of the World) temsil eden kadroyu; İnsanlar adına Arathorn oğlu Aragorn, Elfler adına Legolas ve Cüceler adına Gloin oğlu Gimli’yi hatırlatmaktadır. (Yüzük Kardeşliği / s.334)

Aragorn’un Minas Tirith ve Gondor; ve hatta Orta Dünya için yaptığını, Fatih de İstanbul, Osmanlı ve hatta o günkü Dünya için yapmış olabilir mi? Bu “fetih” ile beraber Dünya’da Yeni bir çağın başladığını ve “Yeniden Doğuş” manasına gelen Rönesans ile Avrupa’daki (dolayısı ile Batı) hareketliliğin ivme kazandığını söylemiyor mu -bazı- tarihçiler? (Rönesans’ın hakiki mahiyeti ve onun bir dekadans olup olmadığı meselesi bu makalemizin konusu değil.)

Gerçi Yüzüklerin Efendi’nde Aragorn Minas Tirith’i (Gondor) savunuyor, Fatih ise İstanbul’u ele geçirmeye çalışıyordu. İşin özünde ikisi de aynı kapıya çıkıyor: İstanbul/Minas Tirith/Gondor fikrinin ihyası… Hızır Makamı’nda balığın hayat bulması gibi…

Balık Denizde Yeşil Karada

Balığın dirilmesini Kehf Suresi’ndeki ilgili yeri şerh ederek ashabına anlatan Peygamber Efendimiz (sav), o makamın (Hızır Makamı) sahibinin ismi/lakabı hakkında balığın değil de bitkinin dirilmesi (toprağın yeşermesi) meselesini misal vermesi bir hayli dikkat çekici:

“Hızır lakabıyla meşhur olmasının sebebi, kuru bir yere oturup kalktığı zaman, oranın yeşerip yemyeşil olmasından dolayıdır. Sahîh-i Buhârî’de bildirilen bir hadîs-i şerîfte Peygamber efendimiz; “Hızır (aleyhisselam), otsuz kuru bir yerde oturduğunda, o yer birdenbire yemyeşil olur, peşi sıra dalgalanırdı.” buyurdu.” Kaynak

Tabii bu ismin/ünvanın (Hızır) bir renkten gelmesi “renk sembolizmi” açısından da oldukça önemli:

Arapça kaynaklarda hadır (hadr, hıdr) şeklinde yer alan ve Arapça menşeli olduğu kabul edilen kelime Türkçe’de Hızır ve Hıdır biçiminde kullanılmaktadır. Hadır “yeşil, yeşilliği çok olan yer” mânasındaki ahdar ile eş anlamlıdır. Bu mânadan hareketle hadır kelimesinin özel isimden ziyade lakap ve sıfat olarak kabul edildiği söylenebilir. Nitekim bazı kaynaklarda Hızır’a bu ismin, kuru yerde oturduğunda altından otların yeşerip dalgalanması (Buhârî / Enbiyâ / s.29), cennet pınarından içtiği için bastığı her yerin yeşile bürünmesi (Makdisî / III/ s.78) sebebiyle verildiği kaydedilmektedir.

Kaynak

Balık ve Bitki farklılığının muhtemel başka hikmetlerini ileride ele almayı düşünebiliriz. Şimdilik yeşil, yaş (nem), yaşam (Hayat) kelimelerinin aynı kökten geldiğini belirtmekle yetinelim.

Ama meselenin özü değişmez, aynıdır: Dirilme, hayat bulma. Bazen savunma ile bazen fetih hamlesi ile… Burada da öz yine aynı: Dirilme, hayat bulma…

(Devam edecek)


‘Minas Tirith’ İllüstrasyonu © John Howe

Paylaşın.

Yazar Hakkında

Leave A Reply