Lembas Kırıntısı – Bölüm 2 / Elfler

8

1) Bizim metodumuzda farklılık arzeden bir durum var.

Tasavvuf ile iştigal edenlerin yabancı olmadığı bir bilgi türü ve metodu var: Keşfî bilgi. Akraba ıstılahlar olarak “mükaşefe” ve “müşahede”den de bahsedebiliriz. Batı’da bu terimleri tam olarak karşılayamasa da, benzerleri olarak “sezgi”“metafizik tecrübe”“vizyon” gibi tabirlerden ve bunlarla alakalı bazı önemli figürler olarak da William James’den, Carl Gustav Jung’dan, Henri Bergson’dan.. ve elbette -gerek bilim adamı ve gerekse mistik- daha birçoklarından bahsedilebilir. Biz sahih keşfî bilgiyi önemsiyor ve bu konuda, bu bilgi metoduna sahip Arif kişilerin bilgi hazinesinden istifade ve istifaze etmeye çalışıyoruz. Daha önce de belirtmiştik: Bizi bu konuda araştırmaya sevk eden ve sitenin de ismini koyma lütfunda bulunan kişiler bu keşif ve velayet sahibi Arif zatlardır.

Dolayısı ile hiçbir yerde kolay kolay bulunamayacak ve birçok insanın da inanmakta zorluk çekeceği, bir kısmının gülüp geçeceği, belki bir kısmının pejoratif bir ilgi ile okuyup geçeceği bilgi, tahlil ve tespitleri bu sitede bulacaksınız. Bazılarımız için şok edici bilgi ve belgeler de olacak. Tekrar ediyorum; bilgi kaynaklarımızdan biri “keşfî bilgi” ve bu nadir bilgi türüne sahip Arif zatlardır. Yani her dönemde aramızda bulunmakla bizim; yani insanlığın sigortaları olan Allah dostları. Hakikat ve marifet sultanları.

 Ahmed ibni Mübarek’in, irticalen ifade etmiş olduğu sözlerini bizzat kağıda aktarmış olduğu ümmi veli Abdülaziz ed Debbağ Hazretlerini ve onun “Kitabül İbriz” isimli eserini misal olarak verebiliriz. İslam tarihi bu “irfan ekolü”nün meyveleri açısından oldukça zengindir. Binlerce kitap sayılabilir bu mânâda. İmam-ı Kuşeyrî bilgi ile alakalı 3 ekol ve meşrepten bahseder. Bunlar “beyan”“burhan” ve “irfan”dır.

Bu topraklar irfanî bilgiye hiç yabancı değildir anlayacağınız. Hatta irfan ekolü açısından daha velud (doğurgan) bir başka toprak parçası gösterilemez desek sezadır. Yeni olan, bu metodu, modern ve batılı bir edebi esere; geleneğin hakim olduğu dönemlerde esamesi bile okunmayan bir edebi tür olarak “Fantastik edebiyat”ın en önemli eseri ve yazarı hakkında istimal etmektir. (Masalları, mit ve destanları modern fantastik edebiyat kategorisinde olduğunu düşünmüyorum.)

Alıntı: Lembas Kırıntısı – Bölüm 1

2) Evet, daha “Lembas Kırıntısı”nın ilk bölümünde bu ifadeleri kullanmıştık. Aradan iki yıldan fazla bir süre geçmiş. Tekrar hatırlatmakta fayda var bakış tarzımızı… Kimi okuyucumuz “uyduruk şeyler” deyip geçebilir, kimiyse bu tarza mesafeli olmadığından dolayı kendi için kıymetli bilgiler bulabilir. Biz bu yazdıklarımıza inanıyoruz. Fakat aralarında kendimce bir değerlilik ayırımı yapıyorum. Bunların bir kısmı öğrenilmiş bilgi, bir kısmı aklî çıkarım ve tefekkür mahsülü, bir kısmı ise kendimizin dahi tam olarak doğru olup olmadıklarına yakîn ölçüsünde bir kanaat getiremediğimiz spekülasyonlardan oluşuyor. “Flame Imperishable” (Söndürülemeyen Alev) ya da diğer ismiyle “The Secret Fire” (Gizli Ateş) hakkında bir kanaatim var. Bu kanaatimin doğru da olduğuna inanıyorum. Ama benim için yakîn mesabesinde bir kanaat değil henüz. Benim, yukarıdaki birinci maddede değindiğim tarzda bir Arife/Bilge’ye tasdik ettirme gibi bir metodum var. Çünkü kanaatim yanlış ise, ilgili konuda (Flame Imperishable) haddimi aşmak sitemem. Edeb sınırlarını aşmak olabilir. “Flame Imperishable” konusuna belki “Lembas Kırıntıs – 3”de değinebilirim.

3) Önemli ilk kırıntımı paylaşmak istiyorum. Bu satırların yazarına göre “Elfler” kurgu değil, gerçek varlıklardır. Buna zaten bir çok insan inanmakta. Tarihte ve folklorde izlerini aramakta. İskandinav, Cermen, Kelt ve hatta Türk mitolojilerinde de izlerine rastlanmakta… Tabii, yıllar önce ben bu şekilde yaşamış olabileceklerini düşünüyordum. Hatta bilgim son derece kısıtlı iken, “acaba elfler, melek cinsi varlıklar ve Tolkien de bunları mı dile getirmek istedi?” diye de aklıma geliyordu. Yıllar sonra tüm bu sorularımızı kendisine tevcih ederek istifade ve istifaze ettiğimiz, 90 yaşlarına yakın (belki de aşkın) lütufkâr bir arif zata, elflerin gerçek olup olmadığını da sorduğumuzda (ki bu elfler hakkında soru sorma ve cevap alma işleri yıllarımızı alabildi ve elan alıyor çok şükür.) bizi çok sevindirici o malum cevabı aldık:

Evet “Elfler” kurgu değil gerçektiler.
.

4) Ahmedî gönüllü o bilge, elflerin gerçek isminin “Elifan” olduğunu da ifade etmişlerdi.

5) Elflere “Elifler” de deniyordu. Çünkü isimlerinin kaynağı, hepimizin bildiği arapça “Elif” harfiydi. Bu harf ibranicede “Alef”, yunancada ise “Alfa”dır.

Bundan sonraki birkaç maddemizde, Oktan Keleş’in “Kulbak Bilge” isimli kitabından alıntılar paylaşmak istiyorum:

6) Yaratılışları, mesela NUR-ATEŞ arası;

asılları, özleri Su olan Elifanlar.

Elifan olmak için özleri SU olup; yani SU’dan yaratılmış olup, ATEŞTEN geçip NUR’a ulaşmak… Bu kemalat mertebesine gelenlere ELİFAN denir. Bu uğraş da onların simya faaliyetlerdir. Yani özlerini kemalatlarına ulaştırma terbiyesi. Bu faaliyette yarıya gelenlerine Perihanlar, ilk halinde kalanlarına Pericanlar denir.

Kulbak Bilge / s.5

7) Varlık tarihi boyunca Yaradan, meleklerden de peygamberler seçmiş; görevler vermiştir:

‘Allah, meleklerden de peygamberler/elçiler seçer.’

Hac / 75

Yüzyıllar içinde insanlar meleklerin güçlerinden etkilenip, ilah zannedip taptılar. Cinlere, şeytanlara da taptılar:

‘Melekler dedi ki: Birçok insan cinlere tapıyorlardı.’

Sebe / 41

‘Allah, melekleri topladıktan sonra soracak: Bunlar mı size tapıyorlardı?’

Sebe / 40

Melek taklidi yapan cinler vardı. Bunların foyasını elifanlar çıkarıyordu meydana. Uzun yıllar savaştılar insanlar için.

‘İnsanlardan bir kısım, cinlerden bir kısmına sığınırlardı ve azarlardı.’

Cin / 6

8) …ateşin kölesi idi ‘cinnet’. (Şeytan ve cin birleşimi, şeytanlardan bir taife olan bir varlık. En şerli varlıklardan biri.)

‘…minel ‘cinneti’ ven nâs.’

Nâs / 6

Cinnet, ateş yakılan her ortamda zuhur etmek ister. İnsanların hislerini sıkmak ister. Bunalım şerlisidir.

Korunma yolu: Enbiya / 30: ‘…minel mâi…’ : Su’dan.

Cinnetin baş düşmanıdır elifanlar… Pericanlar ittifak yapabilir. Su’dan olmasına rağmen kaynayabilir (ateşle iş birliği).

Vakıa / 92: ‘…Kaynar sudan bir ziyafet…’

Kulbak Bilge / s.15

‘Thranduil’ İllüstrasyonu © Saramondo
Paylaşın.

Yazar Hakkında

8 yorum

  1. Tarık bey, size bu konuda bilgi veren Latif zatın söylediklerine ben de inanıyorum. İnsan suretindeki bu varlıklar ölümsüzlerdi. Hal böyle olunca günümüzde de yaşıyor olmaları gerekir diye düşünüyorum. Ancak, lütfu büyük zat , “gerçektiler” diye bir ifade kullanıyor. Yani soyları tükenmiş anlamı çıkabiliyor bu ifadeden. Ya da varlar, farklı boyuttaki alemlerinde yaşam sürüyorlar! Tıpkı yazınızda atıfta bulunduğunuz Oktan Keleş’in tasvir ettiği Ötüken diyarı gibi.

  2. Tarık Kaya on

    İlhan bey, o konuda da ilerleyen zamanda bir şeyler paylaşmaya çalışacağım inşallah. Yani, elflerin şu anki durumu hakkında… İlginiz için teşekkür ederim. Sizin de bu birikiminizle makale yazıp bizlerle paylaşmanız ne güzel olurdu…
    Muhabbetle…

  3. Öncelikle bütün site yazarlarının ve okuyucularının Ramazan aylarını tebrik ederim.
    Tarık bey, nezaketiniz için teşekkür ederim. Siteniz ve yazılarınız sayesinde ufkum genişliyor. Her ne kadar 30 yıllık bir gecikmeyle yayın hayatına başlasa da Sutu Boğda, benim gibi taliplilere güzel bilgiler sunuyor.
    Önceki çalıştığım işyerinde bir arkadaşım vardı. Yaklaşık 4 sene önceleriydi, bazı geceler 22.00’de oturup 24.00’e kadar Yüzüklerin Efendisinden bahsederdik. Arkadaşım Yüzüklerin Efendisi hayranıydı. Geçen gün ziyaret ettim kendisini, büyük bir heyecanla Sutu Boğda sitesinden bahsettim. Aynı şekilde ondan da karşılık beklerken, artık ilgilenemediğini ve işlerinden ötürü hiç birşeye zaman ayıramadığını söyledi. Ben bu siteyi keşfettiğimde ve her makaleyi okuduğumda o arkadaşım aklıma geliyordu. Yazar olarak da bu sitede bulunabilir diye düşünüyordum. Ama nasip…
    Ben okumaya ve siteyi ilgililere tavsiye etmeye devam edeceğim.

  4. Okuyucularımızdan Melek Yılmaz’ın e-posta olarak adresimize gönderdiği postayı kendi iznini alarak burada diğer okuyucularımızla paylaşmak istiyoruz:

    “Tolkien’in gerçek bir olayı hikayeleştirip anlattığı fikri, filmi çok küçük yaşlarda izleyen ben için, ki hâlâ öyle olduğunu düşünüyorum, su götürmez bir gerçekti. Her nasılsa sitesinizi şans eseri keşfedip yazılarınızı okuduğumda kalbimin nasıl çarptığını ve yüzümdeki tebessümün bir süre nasıl kaybolmadan yerinde kaldığını anlatamam. Ben her zaman mistik konulara meraklı bir kişi oldum, hatta bir şekilde hayranı olduğum elflerle bile iletişim kurabileceğime kendimi çok inandırmıştım. Tabi ki asla başaramadım 🙂 Aradan yıllar geçti ve ben uyku ile uyanıklık arası oldukça ilginç bir deneyim yaşadım. Ağaçlar ve yeşillikler içinde taştan eski bir yapının içinden şer bir yaratığın çıktığını ve beni yakalamaya çalıştığını, tam o sırada 2 atlının bana yaklaşıp, ki biri insandı, diğeri ise asla bir filde göremeyeceğim kadar güzel yüzlü, beyazlar içinde bir başka adam, ki ben ona elf diyeceğim. Sivri kulaklı, uzun sarı saçlı ve parlak güzel mi güzel yüzlü biri idi. Bana at binip binemeyeceğimi sordu. Binebilirim dedim. Sonra birlikte mağara gibi bir yere girip inanılmaz güzellikteki bir mağara altı yapısına girdik. Yanımdaki diğer erkekle konuşurken savaşın uzun süreceği ama benim kazara orda olduğum ve geri döneceğimi söyledi. O sırada güzel yüzlü elf dediğim masada mücevherler ile ilgileniyordu. Çok değerli olduklarını, en iyi demirciler tarafından dövüldüklerini söyledi. O sırada beyaz parlak ışık saçan bir kapı gördüm ve istemsizce içine doğru yürüdüm. O sırada uyandım. Aradan yıllar geçti ve ben 1 ay önce Silmarillion kitabını okumaya başladım. O sırada Noldor Prensi Finrod kısmına gelince yaşadığım şoku anlatamam. Kitabı daha önce asla duyamamış, okumamış, merak etmemiş, şans eseri almış ve okuyayım demiştim. Kesinlikle gördüğüm kişi Finrod, yanındaki ise Beren’di. Bence bizler zaman içinde yolculuk yapabilen ruhlarız. Gördüğüm şey, dediğim gibi rüya değil gerçeğin ta kendisiydi. Uyumuyordum, ama uyanık da değildim. Bilmiyorum ne yorum yaparsınız.”

    • Devamı:
      “İlkdoğanlar olarak insanlardan daha yetenekli ve daha üstün olduklarına dair bir tablo çizmiş Tolkien. Kutsal kitabımız Kuran’da da Allah her zaman insanın pek çok akıllı varlıktan üstün olduğunu söyler, ama bu üstün olmadıklarımız da var demektir. Titreşimi daha yüksek olan varlıklar var ve bence aramıza çekilen perde bundan kaynaklanıyor. Kitapta Orta Dünya’nın terk edilmesi ve Valinor’a dönme olayını kesinlikle ait oldukları boyuta dönmek olarak yorumluyorum. Sürgüne gitmeleri sahip oldukları bazı özelliklerin ellerinden alınması demek gibi geldi bana. Batı’ya kendi başlarına yaptıkları hiçbir yolculukta ait oldukları ülkeyi bulup dönmeyi başaramadılar, çünkü Valar tarafından kısıtlanan güçleri belki de içinden geçtikleri halde orayı algılayamamalarına neden oldu. Ve araştırma yaparken ne buldum biliyor musunuz? Tolkien ve C.S. Lewis’in çok yakın arkadaş olduklarını, ki bu yazarın da en önemli eseri Narnia Günlükleri’dir. Yazar kitapta saklambaç oynarken bir dolaba saklanıp yanlışlıkla bambaşka bir dünyaya düşen 4 çocuktan bahseder. İki yakın arkadaşın bu kadar fantastik edebiyat meraklısı olması bana kendiliğinden gelişen bir durummuş gibi gelmiyor. Bir şeyler yaşadılar; nasıl bilmiyorum ama biliyorum bi şekilde. Belki de farklı bilinç boyutlarına açılan kapılardan şans eseri geçtiler. Belki de orda bu karakterlerle gerçekten tanıştılar. Belki de zaman kavramı bizim anlamlandırdığımızdan farklıydı, ki fizikte bu mümkündür, dinde de öyle; geçen tüm seneler sonunda ait oldukları yere döndüklerinde zaman 1 dakika gibi geçmişti. Bilemiyorum ama bir şeyler bulmaya yakınız diye düşünüyorum. Sitenize kesinlikle destek vereceğim, yaşadığım ve düşündüğüm başka olayları da anlatacağım. Tekrar olmaz diye anlatmaktan hep korkarım güzel şeyleri, ama anlatmak gerek; her şeyi kendimize saklayacak kadar bencil olamayacak kadar kısa yaşıyoruz çünkü.”

  5. Çok farklı ufuklar açmış Melek hanım. Böyle aynı heyecandan insanları görmek ne güzel. Umarım daha fazlasınıda paylaşır. Teşekkürler.

    • Ben köyde doğdum bir yaşa kadar da orda yaşadım. Yazları da elimizden geldiğince gelmeye çalıştık hep. Köyler malum tuhaf hikayelerle doludur. Büyük şehirden geldiğinizde herkes size gelir ve gideceğiniz güne kadar bol bol balkon sohbetleri yapılır. Böyle zamanlarda çok çeşitli sohbetler edilir hep. Nispeten küçük de olsak bizden büyüklerin sohbetlerini severek ve can kulağı ile dinlerdik. Bu tarz sohbet akşamlarının birinde bir teyzemiz gençken bir arkadaşıyla ıhlamur toplamaya gittiğini akşam basmak üzereyken de ellerinde ıhlamurlar dönüş yolunda önlerinde birden bir atlının belirdiğini, üzerinde upuzun süslü püslü saçlı bembeyaz kız güzeli bir oğlan gördüklerini, heybetinden korktuklarını ama güzelliğinden de gözlerini alamadıklarını, onun da onları gördüğünü ama tek kelime etmeden atini sürüp ormanda kaybolduğunu anlatmıştı. Tabi bu anıyı dinleyen herkes durumu cinlere yormuş (malumunuz tek insan dışı halk arasında bilinen canlı cinlerdir) istediklerinde çok güzel ve yakışıklı insan kılığına girebildiklerini falan anlattı durdular. O zamanlar tabi ki sorgulamadım hiç, bence de öyleydi ama mantıklı gelmiyor. Sonuçta o kılıkta bile gelse bir amaç için o kılığa girmiş olması lazım. Ama burda asla iki arkadaşla konuşmamış ve beklenmedik bir anda onlarla karşılaşmış gibi bir durum çıkıyor ortaya.

      Başka bir olayı da rahmetli anneannemden dinlemiştim. Gençliğinde az uzaktaki bir düğün evinden akşam eve dönerken bahçenin birinde bir tümseğe oturmuş gökyüzüne bakan ışıl ışıl ay gibi parlayan beyazlar içinde bir kadın gördüğünü, çok çok güzel olduğunu ama insan olmadığını hemen anladığı için koşarak eve kaçtığını anlatmıştı. Çünkü anneannem için de o bir cindi. İnsan bilmediğinden yada yanlış bildiğinden korkar ya o da aynen öyle korkmuş ve haklı olarak kaçmıştı.

      Şimdi bu iki olaya bakınca sanki anlatılanlar çok tanıdık geliyor değil mi? Bilmiyorum takdiri sizlere bırakıyorum. Bu makaleyi de okuyunca “Neden olmasın ki dedim?”.

Leave A Reply