Kalbinin Derinliğinde İyiliği Bekleyen Bir Şey Var

2

Ezan okunuyor. Saba makamı… Anlamı gibi gündoğusundan esen hafif rüzgar, rahmetle sarıyor her yanı. Zerrelere gözle göremediğimiz; ama ruhumuzda duyduğumuz nurlar yağıyor. Bu ilahî sesle kim bilir kaç gönlün pası silinecek? Çünkü sabah yeliyle bu ortam, insanı alan ve bambaşka bir âleme götüren bir gizeme sahip. Ancak günün uğultusu birazdan yüze çarpan bir şamar gibi kendini hissettirmeye başlayacak. Buna rağmen kuşlar sağda solda günlük nasiplerini alma peşinde; bu uğultunun farkında bile değiller. Ah… Biz de kuşlar gibi olabilsek… Ama olamıyoruz. Ayağımızdan bağlıyız dünyaya, dünyanın bize sunduğuna. Gittikçe artan kalabalık, gürültü, gerginlik, medyanın evimizin tam ortasına koyduğu sahneler çoğumuzu etkiliyor. Bundan ben de nasibimi alıyorum.

İki gün önceydi. Oğlumla bu konuyu konuşuyoruz. Ona göre olayların sunduğu manzara bizi yanıltıyor. Ekrana akseden dağılmış aileler, ilişkilerdeki çirkinlik, kaba konuşmalar, “yok artık bu kadar da olmaz” dedirten gerçekler… Bunlar toplumdan cımbızla çekilmiş modeller diyor. Yoksa herkes böyle değil. Bütün insanlık böyle olamaz; çünkü insanın yapısına ters. Hak veriyorum kendisine. Doğru diyorum; herkes böyle olamaz. Reyting anaforunda popüler olma gayretinin olumsuzluklarını topluma mı mal ediyoruz? Yoksa doğru düşünmede istikametten mi sapıyoruz? Kızımın şahit olduğu bir yardımlaşmayı hatırlıyorum. Evet diyorum. Güzel insanlarımız da var. İyilik sevenler; ama yaptıkları hayırları reklam etmeyenler var. Medyadaki bu ortak görüntüden rahatsız; ortalığa çıkmak istemeyenler var. 

Aynı şu anki kış toprağı gibiyiz. Kim bilir zamanı gelince altından ne kadar tohum, çekirdek baş verecek? Öyleyse neden toprağı işlemek için bir hamle yapmıyorum? Neden ümitsizlik yerine ümidi seçmiyorum? Aklıma Yaşar Kemal’in Kuşlar da Gitti adlı eserindeki Mahmut karakteri geliyor:

Oldum olalı böylesi ta yürekten, can evinden gülen, yanındakini de kendi sevincinin içine alıp yoğuran, sevinçten çılgına döndüren böyle tatlı bir insan görmedim. İçime aydınlık doldu, yüreğim pır pır etti. Şu İstanbul’un kirinden pasından, göz oyan kıskançlığından, kötülüğünden sıyrıldım, yeni başka bir güne doğdum. Sen sağ olasın, var olasın, dünyalar durdukça şu alçakgönüllü, ta can evinden, tekmil damarlarından çekilip gelen gülüşünle durasın. Yaşşa be Mahmut arkadaşım.
….
İnsanlık öldü mü? dedim.

– Yok, dedi, ölmedi, ölmedi ama bir yerlerde sıkıştı kaldı herhalde.

– Nerede kaldı acaba?

Mahmut’un yüzü bir sevinç ışığında şakıdı. İnsanlık belki Mahmut’un bu ağız dolusu gülüşünde, bu yürek dolusu sevincindedir, kim bilir, belki…
….
İnsanlıktır bu… Kat kattır, en sağlam, en güzel mücevheri en alttadır, soydukça insanlığı kabuğundan soydukça, bir kat, iki, üç, dört, beş kat, gittikçe aydınlanır insanlık, güzelleşir. Çirkin olan insanlığın en üst kabuğudur. Adam olan hem kendi kabuğunu, hem insanlığın kabuğunu durmadan soymağa çalışır. Soydukça ortalık aydınlanır, soydukça…

‘Dur, Mahmut dur.’

‘Durmam,’ diye bağırdı, ‘insanlara söz ettirmem. Olmaz. Bir yerlerde bir şeyler kalmıştır. Durmam, vardır. Parlıyordur. Biz onu bulamıyorsak gücümüz yoktur. O parlak ışığı göremiyorsak, gözümüz içimizin karanlığındadır.’

Umutların öldüğüne iyice inandığın bir anda insanlık, bin bir yönden açan bir ışık-umut çiçeğiyle birden aydınlanıverir…

Yaşar Kemal / Kuşlar da Gitti / s.37,39,57     

Adam olan hem kendi kabuğunu, hem insanlığın kabuğunu durmadan soymağa çalışır. Soydukça ortalık aydınlanır, soydukça…” Soydukça neyi bulacağız? Soydukça ortalığı aydınlatacak olan nedir? Mahmut’ta nasıl bir sezgi, şuur ve yürek var ki insandaki aydınlığı görebiliyor. Nasıl bir niyet ve iradeyi taşıyor ki “Durmam,” diye bağırabiliyor. “İnsanlara söz ettirmem. Olmaz. Bir yerlerde bir şeyler kalmıştır. Durmam, vardır.” diyebiliyor. Nedir insandan kalan, insanda var olan şey? 

Çocukluktan ölünceye değin işlenmiş cürümlere, çekilen acılara ve tanıklıklara rağmen cümle insanın kalbinin derinliğinde mağlup edilemez şekilde kötülüğü değil, iyiliği bekleyen bir şey vardır.

İyi, kutsalın yegâne kaynağıdır. İyinin ve iyilikle ilişkide olanın dışında bir kutsallık yoktur.

Simon Weil / Kişi ve Kutsal / s.27

Umutların öldüğüne iyice inandığın bir anda insanlık, bin bir yönden açan bir ışık-umut çiçeğiyle birden aydınlanıverir…” “…insanın kalbinin derinliğinde mağlup edilemez şekilde kötülüğü değil, iyiliği bekleyen bir şey vardır.Oğlum haklı. Pencereyi açıyorum. Mis gibi bir diriliş… Sabahın soluğu bin bir yönden sarıyor içimi. Karşımdaki ağacın ifadesiz çıplak gövdesi aydınlanıyor. Ne rüzgarın titrettiği, güneşin rengarenk aksettiği yaprakları var, ne de çiçekleri. Ama öyle mi? Şubata yeni girdik. İki ay sonraki manzaranın güzelliğini gözümün önüne getiriyorum. Ve kızıyorum kendime. İçimdeki olumsuzluktan utanıyorum. Ve sen İstanbul! Her şeye rağmen çok güzelsin diye Mahmut gibi bağırmak geliyor içimden:

Ne zaman alsam elime kalemi
Çirkini yazıyor, yanlışı yazıyor.
Kızıyorum ellerime
Kızıyorum… Olmuyor.

Yolun başı kalbim
Elbet seyrince akar.
Daha ne kadar arayacak
Güzeli ne kadar!

Bir gelincik açıyor taşlar arasında.
Çöpler üzerinde bir çift kanat sesi;
Hakk’ın mısralarına takılıyor
Düşünceler…

Şiir eşsiz;
Zayıf, yorum.
Utanıyorum…

Yakalamak için gerçeği
Okuyorum yeniden.
Bir gün,
Terleyen ellerimde bir hamle
Başka boyutlarda kalemim.
Başlıyorum yazmaya:

Her şeye rağmen…

Elindeki şartların yorumunu yapabilen kişi, zorluklarla daha kolay baş edebiliyor. Etrafında gelişen olaylara kuşbakışı bakabilen, olayların haritasını daha rahat okuyabiliyor. Çünkü yaradılış nizamında hiçbir şey birbirinden kopuk değil. Her şeyin birbiriyle ilgisi var. Ama bu ilginin hikmetini ancak Hakîm Olan biliyor. Peki ben bu haritayı nasıl okuyacağım? Koskoca kalabalıkta ben ne neyim? Ama diyorum ki içimden; herkes samimiyetle sadece kendine düşeni elinden geldiğince yapabilse, herhalde çirkinlikler zincirinden bir yer koparılabilir. En azından ayıplamak yerine kendimizde nelerin olup olmadığının muhasebesini yapabiliriz. Bir araya geldiğimizde samimiyet, dertleşme adına açılan sohbetin biraz sonra nasıl acımasız gıybetlere dönüştüğüne çok şahit oldum. Ortaya konulan meselelere yapıcı olarak yaklaşamıyoruz. Elimizden gelen bir şey yoksa, o zaman susmasını bilelim. Onu da bilmiyoruz. Dilimizden sel gibi akan nefsin kelimelerine esir düşüyoruz. 

Exupéry Kale’de bunun çözümünün ortaklaşa yapılacak olumlu işlerde olduğunu söylüyor ki; çok doğru. 

Ve erdem. Komutanlarım, sağlam aptallıkları içinde bana gelip erdemden söz ediyorlardı:

‘İşte, ahlak bozuldu. İmparatorluk bu yüzden parçalanıyor. Yasaları sertleştirmek ve daha acımasız yaptırımlar uygulamak gerekir. Yanlışlık yapanların boyunlarını vurmak gerekir.’

Ama ben şöyle düşünüyordum:

‘Gerçekten de kafaları uçurmak önemlidir belki. Ama erdem öncelikle bir sonuçtur. Askerlerimin çürümesi her şeyden önce askerleri oluşturan imparatorluğun çürümesidir. Çünkü imparatorluk yaşarsa ve sağlıklı olursa onlar da soylu olur.’

Ve babamın söylediklerini hatırlıyordum: ‘Erdem kusurların olmaması değil, insanın mükemmel olmasıdır. Bir devlet kurmak istiyorsam hırsızları, serserileri, dolandırıcıları toplarım ve bunları iktidar aracılığıyla soylu insanlar yaparım. Onlara vurgun, yağma tefecilik, tecavüz gibi vasat sarhoşluklardan başka bir sarhoşluk sunarım. Ve elleri kolları bağlı olarak inşa etmeye başlarlar. Kibirleri kule ve tapınak ve siper olur. Vahşetleri büyüklük ve katı bir disiplin olur. Ve işte kendilerinden bir kent doğururlar ve bu kent için yüreklerini verirler. Ve bu kenti kurtarmak için siperlerde can verirler. Ve onlarda en büyük erdemlerden başka bir şey bulamazsın.’

Antoine de Saint-Exupéry / Kale / s.78

Ortak projeler için bir araya geldiğimizde ortaya koyduğumuz, daha çok aklımız ve kalbimiz oluyor. Zaten nefisler ortaya konulduğunda çözümsüz anlaşmazlıkla bir şey elde edemiyoruz. Çünkü hiçbirimiz kusursuz değiliz. Ahlak, erdem sahibi olmak denilince hiçbir kusurun olmadığı bir hal düşünüyoruz. Yanlışımız burada. 

Kale’deki reisin babasının yaptığı, insanlardaki taşkınlıkları olumlu yöne çevirmek. Sel ve yıkım yerine barajlar yapmak. Onun gerçekleştirdiği; kusurların ortak amaçlarda, işbirliğinde iyiye ve doğruya dönüşebilmesi. Çünkü ahlak kusursuzluk değil, insanın yaradılışında ne varsa onun mükemmele dönüşebilmesi demek. Çünkü artı ve eksilerimizle dünyaya geliyoruz. Hem zarara kapı açan bir nefsimiz, hem doğruyu gösteren bir vicdanımız var. Öyle olmasa neden ikisinden birini tercih edebilelim diye irade verilsin? Su hep istenilen yere, istenilen miktarda aksa neden setler, barajlar inşa ediliyor? Hırs da, öfke de, coşku da yaşamı güzelleştirmek için. Veren kim? Yaradan. Hiç Hak Olan, Rahim Olan, Mevlâ Olan çirkinliğin yaşanmasını ister mi?

Kale’de anlatılan; ayak takımından, sabıkalı insanlardan bir şehrin inşa edilmesi. Nasıl gerçekleşiyor? Yanlış kullanılan istidatları, kuvvetleri emeğe dönüştürerek. Terleri bir batağa değil, bir gayeye akıtarak. Kendileriyle onurlanmakla tanıştırarak. Yorgunluğun kutsallığını tattırarak. Böylelikle bu insanların yüreklerini verecekleri bir davayı gerçekleştirmeleri sağlanıyor. “Ve bu kenti kurtarmak için siperlerde can verirler. Ve onlarda en büyük erdemlerden başka bir şey bulamazsın.” Çünkü yapılan bir şeye -tabi doğru olursa- emeğini katanlar zamanla o esere öylesine yürekten bağlanıyor ki; bu bağ onların kusurlu yanlarını değiştiriyor, onları yetkin hale dönüştürüyor; yani olgunlaştırıyor. Bunun sonunda oluşan, tatmin ve huzur… Eğitimin sırrı da işte burada.

Amacı olan insanın boş zamanı yoktur. Boş zaman demek; hayalin, merakın, düşüncenin, amacın, sorumluluğun olmadığı boşluk demek. Her boşluk ise aynı davul gibi ses verir. Çocuktaki istidadı doğru yerde kullanamayan, eğitim denilen; ama asla eğitim olmayan metotlar asla kazandırmadı. Onun için genç değerleri kaybediyoruz. Meslekî tecrübelerim buna şahit. 

Ama sen toprağın gücünden, humusun yararsızlığından ve çürümesinden, solucanlarından nefret ediyorsun. İnsanın var olmamasını ve kokmamasını istiyorsun. Güçlerini göstermelerini ayıplıyorsun. Ve imparatorluğunun başına hadımları getiriyorsun. Ve onlar yararsız bir güçten başka bir şey olmayan kötülüğü bulmaya çalışıyor. Gücü ve yaşamı bulmaya çalışıyorlar. Ve onlar da müze bekçileri oluyorlar ve ölmüş bir imparatorluğu bekliyorlar.

Antoine de Saint-Exupéry / Kale / s.78

Enerji dolu tiplere, heyecanını, merakını taşıranlara ya hasta ya terbiyesiz nazarıyla baktık. Onları ailece, mahallece, okulca yaftaladık. Belgeselleri izlediğimizde doruklara tırmanan dağcıları, vahşi hayvanların yaşamını öğrenmek için aylarca onların yakınında yaşayanları hayranlıkla izliyoruz. Acaba onlar çok mu usluydular? Hiç sınıfın en oturaklı tipinden bir kaşif çıkar mı? Tarihte düğümlenen olayların iplerini açan liderler, yalnız da bırakılsalar korkusuzca karar veren dava adamları acaba nasıldılar? Bunları düşünmedik. Özgürlüğün şiirlerini okuttuk; ama kendi düşüncemize ters olanın kitabını sınıfta yırttık. Nazım Hikmet’le Necip Fazıl’ı, Tevfik Fikret’le Mehmet Akif’i devamlı karşı karşıya getirdik. Edebiyatın, resmin; kısaca çocuğu adam edecek sanatın, hakikatin damarlarını kestik.

Maarif nazırı Emrullah Efendi’nin söylediği “Şu mektepler olmasaydı maarifi ne güzel idare ederdim” sözü öğretimden ziyade eğitimin ne kadar zor ve önemli olduğunu bize hatırlatıyor. Ama yine de ümitsiz olmayacağız. Çünkü mevsimler değişir, toprak tazelenir. Yaradan yeni tohumları durmadan yaratır. İş ki eğitim anlayışımız değişebilsin.

Şöyle diyordu babam:

‘Servi topraktaki çamurdan beslenir; ama güneşten beslenen yapraklarla kaplanır.’

Kimi zaman da şöyle diyordu:

‘Servi çamurun mükemmelliğidir. Erdem olan çamurdur. İmparatorluğunu kurtarmak istiyorsan onun coşkusunu yarat. O, insanların eylemlerini yönlendirecektir. Ve aynı eylemler, aynı hareketler, aynı özlemler, aynı çabalar senin devletini yıkmayacak, inşa edecektir.’

Antoine de Saint-Exupéry / Kale / s.78

Binalarımızı emanet ettiğimiz mimar, mühendis; paramızı emanet ettiğimiz bankacı; estetiğimizi emanet ettiğimiz giyim, mücevher tasarımcısı; canımızı emanet ettiğimiz doktor kadar önem verebilsek eğitimcimize. Çünkü okula emanet ettiğimiz çocuk önce bizim, ailenin; sonra toplumun, dünyanın canı. O candaki eğrilik her yere dokunuyor. Çünkü candan da öte ruhumuzu kaybediyoruz. 

Eğer çocuk, başkalarını mesut etmenin, en az kendi saadeti kadar güzel olduğunu, ailesinin içinde görerek öğrenirse iç formasyonunun teşekkülüne bundan güzel yardımcı olamaz. Dil ne kadar güzel sözler söylerse söylesin, fiil ve hareketlerin tesiri ile asla yarışamaz. Şunu da bilmeli ki yetişmeleri ile vazifeli olduğumuz kimseler yalnız kendi zürriyetimiz değildir. Suya atılan taşın yaptığı halkalar gibi, uzayabildiğimiz yerlere kadar hayırlar, iyilikler, doğruluklar ve güzellikleri dalga dalga uzatmakla mükellefiz.

Sâmiha Ayverdi / Hatıralarla Başbaşa / s.93

Çocuklarımızı hoyrat, yalancı ahlaksız ve haramzade yapan biz analar ve babalarız. Otobüslerin bir lira ücretle adam taşıdıkları devirde biletçi, bir hanıma, yanındaki çocuk için bilet almasını ihtar edince, kadın; ‘O daha 5 yaşında’ dedi. Fakat bu eğri cevaptan haysiyeti kırılan çocuk, başını kadına çevirerek: ‘Anne, ben yedi yaşında değil miyim? Okula gitmiyor muyum?’ demez mi… İşte yanına kalacak bir lira için çocuğunu hem yalana, hem hırsızlığa teşvik eden ananın, sonra oğlanın karaborsacı, kaçakçı olup da kanunun pençesi yakasına yapıştığı zaman üzülmeye ne hakkı var?

Sâmiha Ayverdi / Bağ Bozumu / s.222

Rahmet Kapısı’ndan, dünyaya devamlı bir ses gelir: ‘Her şeyin düzelmesi, insanın kendi düzelmesine bağlıdır…’ diye… 

Acaba duyan var mı? Hiç sanmam. Olsa, yeryüzünde bu nifak, bu gaddarlık, bu riya, bu çekişme, bu ihtiras, bu vahşet, bu zulüm, hele hele bu gaflet kalır mıydı?

Sâmiha Ayverdi / Rahmet Kapısı / s.16

İnşallah duyan olacak, duyanlar çoğalacak. Demir kafeslerinden kurtulan ruhlar çoğalacak. Çünkü esaretten kurtulanlar, özgürlüğün, güzelliğin ne demek olduğunu bilirler ve diğer ruhları kurtarmaya, güzelliğe, hakka davet etmeye koşarlar. Anlayışın, sevginin, adaletin değdiği her yer kabuk değiştirir, güzelleşir. Artık kelimeler farklı renkte, sesler farklı tınıdadır. Çünkü onlar hakikati taşır. Çünkü Rahmet Kapısı’ndan gelen sesi duyanlar bahçedeki topraktan umudunu kesmeyen, her çeşit tohumu yüreğinde saklayan, gözleri yücelerde yağmurun kokusunu alan bahçıvanlardır.

Mevlâna’ya göre ekinlere benziyoruz, her şeyimizle yağmur bulutlarını gözlüyoruz. Ekinin nasıl büyümeye, olgunlaşıp önce başak sonra tane vermeye ihtiyacı varsa bizim de gelişmeye öyle ihtiyacımız var. Yine Mevlâna’ya göre eğitimin temeli insandaki bu ihtiyaç hali. Bu duyguyla özdeki katıksız saf çekirdeklerin açılması için onları sulamalıyız. Gelişmemiş istidatlarla dünyaya geliyoruz. Ve fıtrî olarak; doğuştan iyiliğe meylimiz var. Toprak, bitki nasıl suyla diriliyorsa ruhumuzu da güzellikle, erdemle diriltebilmeliyiz.

Ekinlere benziyoruz cancağızım:

Şu meydanda bitmişiz; dudaklarımız kupkuru, canla gönülle yağmur bulutunu arayıp beklemedeyiz…

Mevlâna / Divan-ı Kebir

Dudak ya susuzluktan ya hastalıktan, ateşten kurur. Devası, ihtiyacı sudur. Devayı isteyen hem gökte, hem yerde arayışa girer. İhtiyaç, varlığın bu dünyadaki en önemli yolu. Öyle ki iki eli kanda da olsa düşülecek cinsten. Bu arayış için yola çıkılır. Yol alırken ruhun tüm dinamikleri harekete geçer. Ve sonunda kurumuş dudaklar devasına kavuşur. Aynı Küçük Prens’teki pilot gibi iyiliğe meylimizle manevî bir yola koyulur, sonunda bulduğumuz ab-ı hayatla olgunlaşırız.

Dudağı veren Yaradan, onun devası suyu veren de Yaradan. Ve dudağın suya ihtiyacını veren de Yaradan. Neden? Çünkü ihtiyaç yoluyla meyledilip su aransın diye. Suda ne var? Onun ilahî isimleri. Kerim Olan’ın kuluna ikramı, Rauf Olan’ın kuluna sevgisi, şefkati var. Haksızlığa uğrayan insan, Adl ve Hak isimlerine ulaşmak için adalete ve hakka koşar. Çirkinlikten bizar olan ruh Cemil’e, Muhsin’e sarılmak için güzelliğe, estetiğe, ahenge koşar.

Takdir-i İlahinin ebedî tasarrufuyla, adalet ve hakikatin ruhu bir insana hükmettiğinde, bu kişinin yaptığı her şey güzellikle bezenir.

Güzellik bu dünyanın en yüce sırrıdır. O dikkat celp eden; ama bu dikkatin devam etmesi için dürtü sunmayan bir süstür. Güzellik vaatkârdır; ama bir şey sunmaz. Açlığı depreştirir; ama kendini doyurmaya çalışan ruhun bir parçası onda bir gıda bulamaz.
….
Tarifi nâmümkün olan bir hakikat kırıntısı ne zamanki dile dökülürse, güzelliğin parıltısı da kelimelerin üstüne yayılır ve bu dile dökülen sözler mülhem oldukları hakikati içermeseler bile onu bulmak iştiyakındaki her ruha destek olacak bir nizamdadır. Saf aşktan doğan her şey, güzelliğin parıltısıyla aydınlanır.

Güzellik, pek çok karman çorman ve hatalı taklidin içine karışmışsa da, insan tefekkürünün hapsolduğunu bahsettiğimiz o hücrenin içinde her daim hissedilir. Dilsiz bırakılmış hakikat ve adalet de güzellikten gayrı bir umuda sahip değildir. 

Simon Weil / Kişi ve Kutsal / s.52-53

Güzel olan her şey, cennet bahçelerinden bir numunedir. Güzelliği gördüğümüzde, işittiğimizde, güzellikten tattığımızda ya o bahçenin çiçeklerini görür ya kuşlarını işitir ya meyvelerinden yer gibi oluruz. Güzellik deryanın derinliğinden, göğün yüceliğinden, ufukların gizeminden, her yere tecelli eden İlahî isimlerden haber verir. Ve bizler bu sırla kuş gibi ökseye, balık gibi oltaya tutuluruz. Ve gönül, bahçenin ve deryanın hasretine düşer, vuslata koyulur ve çoğaldıkça çoğalır.

Sevgin göğsümden yükselen bir kuş
Sana kanatlanıyor Allah’ım.
Mavilik apayrı bir koku,
Sonsuzluk apayrı tat
Yükselirken ruhum.

Nereden serpiliyor damlalar?
Şu buluta mı değiyor
Rahmet elleri?
Her dalında binlerce güneş
Bir ağacın genişliyor
Gövdesi.

Nasıl bir sırrın yolcusuyum?
Yol uzuyor gökten göğe…
Bir duygu ki artıyor
Verildikçe ve verdikçe;
Çoğalıyorum.

Paylaşın.

Yazar Hakkında

2 yorum

  1. Emeğinize yüreğinize sağlık..
    Şiir çok güzeldi.
    Sevgin göğsümden yükselen bir kuş
    Sana kanatlanıyor Allah’ım.
    Mavilik apayrı bir koku,
    Sonsuzluk apayrı tat
    Yükselirken ruhum.
    Nereden serpiliyor damlalar?
    Şu buluta mı değiyor
    Rahmet elleri?
    Her dalında binlerce güneş…
    Bir ağacın genişliyor
    Gövdesi.
    Nasıl bir sırrın yolcusuyum?
    Yol uzuyor gökten göğe…
    Bir duygu ki artıyor
    Verildikçe ve verdikçe;
    Çoğalıyorum.

  2. Allah verdikçe veriyor sevdikçe seviyor. Sevmelerin altına hep ‘zamanı’ gizliyor.Sevgiler zamanla anlaşılıyor ve büyüyor.Sonra Allah sevdiklerini tek tek alıyor elinden.
    Zamanla sevgiye dönüşen duygular zamanla özleme dönüşüyor ve ümit azaldıkça gözyaşına dönüşüyor. Zor görmeyeceğin şeylere ‘zormuş’ diyorsun isyana en yakın cümlene yaklaşıp hemen kaçıveriyorsun. Onun(c.c) senin için muhakkak hazırladığı daha nice güzel şeyler için umutlanıp özlemlerde yaşamamak gerektiğini anlıyorsun. Çünkü zamana takılıp kalırsak zamansız ortamda asla buluşamayacağız özlediklermizle. Verdiğin şeyleri istediğin zaman al Rabbim.Vermelerinde almalarında hep güzellik iyiliğimiz için. Zaman verdin geri alacaksın , sevmeyi atlattık özlemide atlatıp umutla yaşamayı öğrenirsek ah birde.

    Yazınız benden bu cümleleri çıkardı Allah razı olsun. Elinize , kalbinize sağlık

Leave A Reply