Hayatın Kanatlarındaki Mucize; Acılar

2

O dağa bir kuş kondu, sonra uçtu – gitti; Bak da gör, o dağda ne bir şey fazlalaştı, ne bir şey eksildi dağdan.

Mevlâna / Fîhi Mâ Fîh / 2. Bölüm

Bir dağ düşün: Eteklerindesin. Başın yukarıya doğru, oraya nasıl çıkarım diye düşünüyorsun. Çıkmaya başladın; ama daha yukarılara gücün yok. Ayakların kayıyor. Ne yukarıda ne aşağıdasın. Ve çıktın nihayet. Artık dağın tepesindesin. Her yeri o yükseklikten seyrediyorsun. 

Dağın eteklerinde emniyet. Ayaklar yere basar. Ama insana yetmez. Arzular tırmanmayı, hayaller doruklardan uzakları seyretmeyi ister. Dağın yamaçlarından yukarılara çıkan nice ayak izleri… Unutulur gider; sadece görüntüleri kalır. Yücelerde rüzgâr benzemez aşağılarda esene. Hırçın, dondurucu, keskin. Titrer dizleri dağcının. Ama gözleri ne titrer ne üşür, sadece tepelere kilitlenmiş; çeker bedeni kendi gördüklerine.

Şu dünya bir dağ gibidir. Ona nasıl seslenirsen o da sana sesleri öyle aksettirir. Ağzından hayırlı bir laf çıkarsa, hayırlı laf yankılanır. Şer çıkarsa, sana gerisin geri şer yankılanır.

Şems-i Tebrizi

Dağın her yerinde insan, farklı tonda bağırır ve sesinin yankısı aynı tonda gelir kendine. Dünyada da böyledir. İnsan dünyanın değişik görüntülerinde farklı tepkiler sergiler ve yaşamdan verdiğinin aynısını alır. İlahî adalet eninde sonunda insana yaptığının karşılığını ya bu dünyada ya öteki dünyada mutlaka verecektir.

Arifler dünyanın üç yüzü olduğunu söyler. Birinci yüzü İlahî isimlerin aynasıdır. Nereye baksan Allah’ın bir isminin yansımasını görürsün. Her varlık üzerindeki çizgilerle, renklerle, nakışlarla Hâlık’ını ilan eder. Her bir olay yücelerden gönderilen bir mektuptur. “Aç ve oku beni; sana söyleyeceklerim var.” der.

Biz yalnızca dünyaya saplanıp kalan ve onun tarafından yönlendirilen ‘falanca bir benlik’ değiliz. Biz aslında Allah’ın huzurunda duran ve O’nun tarafından yön verilen ‘öylesi bir benlik’iz.

Frithjof Schuon / Yansımalar / s.19

Mektubu açıp okuyanlar, dalda, yağmurda, böcekte varlığın Tek Sahibi’ni görür ve O’nun huzurunda güzelliğin tadını tadarlar. Her harfin, her satırdan derlediklerini ruhlarına taç ederler. Ruh bu İlahî anlamla ferahlar, kanatlanır.

Burası dünya! Ne çok kıymetlendirdik. Oysa bir tarla idi; ekip biçip gidecektik.

Cahit Zarifoğlu

Dünyanın ikinci yüzü ziraat yapılan yer; tarladır. Niyetinle, düşüncelerinle, duygularınla, yaptıklarınla durmadan eker, diker, biçersin. Zamanı gelince ahirette ürününü önüne koyarlar. Onunla ya kazanır ya kaybedersin. Bu iki yüz duyularının denetlendiği, amellerinin tartıldığı, niyetlerinin süzgeçten geçirildiği imtihan yeridir. Neyi göreceğini, neyi işiteceğini, neye karar vereceğini, neyi yapıp neyi yapmayacağını biliyorsan bu iki yüz sana güler, güzellikler sunar, seni “Güzel”e ulaştırır.  

Güzellik bir münasebet ve bir teslim oluşu ifade eden bir mesajdır; insanla Allah arasındaki bir münasebeti ve insanın Allah’a karşı olan bir teslim oluşu ifade eder.

Güzellikte ve güzellikle Allah bize Kendi Cevheri’nin bir mesajını verir. Bizim iyiliğimiz için bir arketip ve bir öz vahyeder. Güzellik, Sonsuzluğa ait olan Rahmet’in tezahürüdür.

Allah’ın bu hediyesi insandan bir hediyeyi, benlik hediyesini gerektirir. İnsan İlahî Güzelliğe bakıp kendini kalpten Allah’a vererek şükrünü göstermelidir. Kendini Allah’a vermek, Allah’ın Rahmetini vahyederek Kendisin’i insana verdiği dünyevî güzelliğe mütenasip cevaptır.

Frithjof Schuon / Yansımalar / s.74

Ama üçüncüsü diğerlerine hiç benzemez. Nefsin tam seveceği türdedir. Tutkuların, arzuların üretildiği, güzel görüntüleriyle aldatan, sunduklarıyla gaflete sokan bir yer. Tek amacı geldiğin ve gideceğin yeri unutturmak. Yaradan’dan uzaklaştırmak.                   

Peki bu üç yüzün de böyle olmasını isteyen kim? Allah. Bu üç yüze karşı nasıl davranmamız gerektiğini tek tek anlatan kim? Allah. Dünyanın faniliğine, aldatıcılığına karşı uyaran, yol gösteren kim? Allah. Bu üç dünyayı güzel değerlendirebilmemiz için gereken cihazları veren kim? Allah. İmtihanı başarıyla geçebilmek için aklı, kâğıdı, kalemi, okuma, yazma, çözme becerilerini veren kim? Allah. Peki her şeyi senin için düşünen Allah’ın sıkıntıları yaşatmasındaki hikmeti nedir?

Bir gün, kırlarda gezintiye çıkan bir adam, kenara oturduğu otlardan birinin dalında, küçük bir kozanın varlığını fark eder. Koza ha açıldı ha açılacak gibidir. Adam, kelebeğin dünya yüzü göreceği ilk dakikalara şahit olmak ister. Dakikalar dakikaları kovalar, saatler geçer; ama kelebeğin küçük bedeni o delikten henüz çıkmamıştır. 

Adam kelebeğin dışarı çıkmak için çaba harcamaktan vazgeçmiş olabileceğini düşünür. Bu yüzden, kelebeğe yardımcı olmaya karar verir ve cebindeki küçük çakıyı çıkararak kozadaki deliği genişletir. 

Birkaç dakika içinde kelebek kolayca dışarı çıkıverir. Ama kelebeğin bedeni kuru, küçücük ve kanatları buruş buruştur. Adam kelebeği izlemeye devam eder; çünkü kanatlarının her an açılıp genişleyeceğini ve narin bedenini taşıyacak kadar güçleneceğini sanıyordur.

Ne yazık ki bunların hiçbiri gerçekleşmez. Kelebek, kurumuş bir beden ve buruşmuş kanatlarla yerde sürünerek geçirecektir hayatının geri kalanını.

Bu üç yüzüyle dünyayı bir koza olarak düşün. Ve insan da ana rahminde çıkmayı bekleyen bir tırtıl. Zamanı gelince tırtıl kozanın deliğinden kelebek olarak çıkacak ve kanatlanıp uçacaktır. Peki kozadaki deliği, tırtılın geçerken zorlanacağı darlıkta yaratan kim? Allah. Neden? 

Kâinatta yaratılan her şeyin bir ölçüsü, ağırlığı, tasarlanmış bir planı, ona yaşadığı müddetçe yarar sağlayacak bir programı var. İlahî nizam bunu gerektirir. Ve yaratılan her şeyde sayısız hikmet gizli. Hikayedeki adam bu hikmetin farkında değil. Kendi iyi niyetiyle kelebeğe yardım edeceğini sandı. Ama sonuç içler acısı. Kanadı var; ama uçamıyor. Bedeni var; ama yıpranmış, gücü alınmış. Ne yapacaktı kelebek, kendine sunulan yaşamı nasıl değerlendirecekti? Sadece nefes alarak ölümünü bekleyecekti.

Yaradan kelebeğin bedenine bir sıvı sunmuş. Tırtıl o dar delikten geçerken o sıvı kanatlara gidiyor ve taşıdığı özelliğiyle kanatları hareketleniyor ve kelebek uçuyor. Bu Yaradan’ın kelebek için belirlediği ve ona sunduğu bir yol. Peki insan için belirlediği ve sunduğu ne? 

Yeni doğan bebeklerin cildi “verniks” adı verilen beyaz, peynirimsi bir tabaka ile kaplı ve bu, bebeğin sahip olabileceği en mükemmel cilt kremi; çünkü E vitamini içeriyor. Bu sayede bebeğin cildi oksijenden, hava kirliliği yaratan maddelerden ve morötesi ışınlardan korunuyor. İçerdiği protein bakteri, virüs ve mantarlara yapışarak mikroplara karşı bir bariyer oluşturuyor. Bebek bu tabakayla doğum anındaki enfeksiyon ve hasarlara karşı korunuyor. Erken doğan bebeklerde verniksin daha yoğun olduğu görülürken 40 haftayı geçmiş olan bazı bebeklerde “verniks” tabakasının azalmaya başladığı gözlemleniyor. Kısacası Allah her şeyi en mükemmel tarzda planlayıp yaratıyor.

Hepimiz koza gibi her yanımızı kuşatan, ruhu kısıtlayan bir dünyadayız. Neden böyle bir dünyadayız? Nasıl yaşayacağız? Bu gibi akla gelen sorularda hep kozadaki hikmeti düşünüyorum. Bir kelebeğe rahmet eden, her şeyiyle onu kusursuz olarak dünyaya gönderen Allah insanoğluna çok daha üstün özellikler sunmaz mı? Düşünüyor ve rahmetine, kudretine, hikmetine itimat ediyorum. Bazen sıkıntılar üst üste geliyor. Bu aynı bir elin kapınızı tıklatması gibi. Ben geldim, buradayım. Bana kapıyı hangi halle açacaksın demesi gibi. Bu tıklatmalar ilgi olabilir, yaklaşım olabilir, uykudan uyandırma olabilir. Farkına varmadığımız bir tehlikeye karşı uyarma olabilir. 

İman, kâinatta yazılanı okuyabilmek demek. Sadece harfleri tanımak yetmiyor. Harfler yan yana geldiğinde meydana gelen anlamı çözebiliyorsan, onu okuyabiliyorsun. Kapını tıklatanın kim olduğunu biliyorsan korkmuyorsun sesten. Dost’un sesi korkutmuyor; emniyet veriyor. En zor, en uzun öğretim, bu dili kulaklarına, gözlerine, aklına, kalbine öğretmek. Ama bil ki niyetinde samimiysen, sabrın varsa bu dersin “Hoca”sı öğrenmenin yollarını açıyor.

Yabancı bir gazeteyi elimize aldığımızda, değişik harflerin yan yana geldiğini ve anlamadığımız bir başka form oluşturduğunu görürüz. Kendi dilimizde yazılan basılan gazeteye baktığımızda ise harfleri değil, kelimeleri, oluşturulan formun nihaî halini görürüz. Fırtınaya yakalanan bir geminin yolcusu, dalgalar her vurduğunda mide bulantısı hisseder. Bunun yanında gemiyi kullanan kaptan ise karşısında değişik şekiller almış dalgalar ve onlarla nasıl başa çıkacağına, işini nasıl yapacağına dair şeyler görür.

Nasıl ki okumayı, bir mesleği icra etmeyi öğreniyor isek, her şeyde ve her daim Tanrı’ya teslim olan kâinatı da öğreniriz. Bu süreç, çıraklık gibidir. Her çırak gibi çok çaba harcamaya ve zamana ihtiyaç duyarız. Sonunda ehil olmuş kişiler için ise olaylar ve şeyler arasında fark yoktur, okumayı bilen için aynı cümlenin kırmızı yahut mavi mürekkeple yazılanında bir fark olmadığı gibi.

Çıraklığı biten için her şey kutsal ve sonsuz bir hoşluğa sahip sözün aksetmesidir. Yani artık onun için acı yoktur. Istırap ve ağrılar yalnızca bazı vakaların farklı renkte mürekkeple renklendirilmesidir. Okumayı bilmeyen için, bir cümlenin hangi renkte yazıldığı önem arz etse de okuryazar olan, bununla ilgilenmeyecektir.

Bir çırak yaralandığında yahut yorgunluktan şikâyet ettiğinde işçiler ve köylüler ona şu güzel sözü söyler: Mesleğin şimdi vücudunda yer etmeye başlıyor. Bizler de her acıyı hissedip ıstırap çektiğimizde, esasen hakikatin, dünyanın nizamının Tanrı’ya itaatin vücudumuzda yer etmeye başladığını söyleyebiliriz.

Sefa da cefa da tarifi olmayacak değerde armağanlardır. Bu ikisinden de kendi hakikatleri içerisinde, birbirine karıştırmadan haz almak gereklidir. Sefa ile dünyanın güzellikleri ruhumuza zerk olur. Cefa ile ise aynı güzellik bu sefer vücudumuza zerk olmuştur. Yalnızca sefayla, Tanrı dostu olamayız; zira bu bir kişinin yalnızca teorik bilgiye kaptan olması gibidir. Vücudumuzun da bu çıraklık döneminde büyük bir yeri vardır. Hissiyat bağlamında acılar, dünyanın nizamını oluşturan gereklilikle bir bağ kurmamızı sağlar. Zira haz, bizim gereklilikleri ve nizamı anlamamızı sağlayamaz. Acı sayesinde sefa sürerken ve haz duyarken de bir nizamın olduğunu, her daim bir düzenin bizi kuşattığının anlarız.

Kâinatın Tanrı’nın sözlerinin bir yansıması olduğunu anlamak ve varlığımızın her şeye duyarlı olmasını sağlamak, teslimiyetin tüm mahlukatın cevheri olduğunu anlamak için sefa ve cefa birbirinden ayrılmaz iki değerdir. Bu iki değeri karşılıklı olarak, ruhumuzda açığa sermeli, sevdiğimiz kimselerden gelen bir haberi bekler gibi kapımızı ona açık tutmalıyız. 

Bir aşık için sevdiğinden gelen haberin kibar yahut kaba oluşu ne önem arz eder ki?

Simon Weil / Allah Aşkı Üzerine Düzensiz Düşünceler / s.41-42

Yaradan’ı tanıdıkça, yaşadıklarını yansıyan İlahî isimlerin kevgirinden tek tek geçirmeye çalıştıkça her şeyde sadece “Tek Bir Varlığın” tecellisini önce sezer, hisseder ve görmeye başlarsın. Sakin, dertsiz yaşam aldatır. Bedeni rehavete sokar, kalbin aklını karıştırır, nefsi şımartır. Şımaran ne yapar? Yaşamı taşkınlıklar arenasına çevirir. Kibri artıkça artar. Sınır tanımaz. Kendisini Yaratan’ı, rızkını Veren’i göremez hale gelir.

Suyutî, Ed-Dürrü’l-Mensur adlı eserinde “Firavun dört yüz yıl boyunca asla baş ağrısını görmemişti.” ifadesini kullanır.                                           

Bir yanda Allah’ı inkâr edenin, hayatı boyunca acı çekmemesi. Öbür yanda Allah’a en yakın olan peygamberlerin, en büyük belalara uğramaları. Aklı olan insanın içinde nice hikmet taşıyan bu çelişkiyi düşünmesi lazım.

O zaman çekilen acılar, imtihan olarak yaşanılan musibetler aynı tırtılın kozasından çıkarken çok dar delikten geçmesine benzer bir hikmeti taşıyor. Kelebek o delikte zorlanırken nasıl vücudundaki sıvı kanatlarına iyice bulanarak onu uçmaya hazırlıyorsa bizler de ana rahminden geçerken zorlanıyor, bedenimizi kaplamış verniks denilen koruyucu bir sıvıyla dünyaya geliyoruz. 

Beden fani, dünya hayatı geçici. Ruh ise kalıcı, gittiğimiz âlem kalıcı. Yani ölüm fanilikten baki olana bir geçiş; bir başka doğum. “Ruhun doğumu.” O zaman bu doğumda koruyucu bir sıvı olmalı ve onunla ruh kanatlanmalı. Yarattığı insana ruhundan üfüren Yaradan, o ruhun kendine doğru kanatlanması için gereken şartları sunuyor. Ham maddesini, yanında tarifini veriyor. Bizler de bu dünyadan öteki âleme geçerken zorluk çekmeyelim diye verilen tarife göre koruyucu sıvımızı hazırlıyoruz. Neler var sıvının içinde? “İmtihandayım.” şuuru var. Başa gelenlere sabır; Veren’e tevekkül ve teslimiyet; verilen nimetlere şükür var. Yaptığımız iyilikler, güzel ameller, ibadetler, dualar, niyetler var.

Hüznün tıbbın hükümranlık alanına sokulması, özellikle antidepresan ilaçlar geliştirildikten sonra yaygın olarak karşılaştığımız bir durum. Psikiyatri bilimi adeta hayattan tüm ızdırabı, hüznü, kederi kovmak istermişçesine duygu dünyamızı ince dilimlere ayırarak onları hastalık hanesine yazıyor.
….
Oysa hüzün insan hayatının olmazsa olmaz bir parçası. Kadim dinî geleneklerde hüzne olumlu bir anlam atfedilmesi, onun insanı zenginleştiren bir tecrübe olarak sayılması, modern zamanlarla birlikte terk ediliyor. Modern zamanlar hayatımızdan hüznü, acıyı ve ağrıyı uzaklaştırmak istiyor. Tabii ölümü de. 

Izdıraba tahammül Budizm’den İslam’a dek pek çok gelenekte kişinin ruhsal gelişimi için hayati önemi haiz bir meziyet olarak görülürken, günümüz toplumunda böylesi bir durum ancak marazî olarak görülebilir. Hüzün bütün kadim geleneklerde bize kendi sonluluğumuzu, ölümlülüğümüzü hazırladığı için değerlidir. Bu dünyanın gelip geçici bir yer olduğu fikri, dünyayı bir türlü yurt edinemeyen ruhlarda hüzne yol açar. Gurbette, sürgünde olan ruhların hüznüdür bu. 

Kemal Sayar / Hüzün Hastalığı / s.68-69

Modern toplumda neyin ne olduğuna uzmanlar karar veriyor ve onlar da ızdırabın defedilmesi gereken bir şey, teknik müdahale için bir fırsat olduğunu söylüyorlar. Ancak insan sorunlarının meslekileştirilmesi beraberinde bir dünyanın kaybını getiriyor. 

Muzdarip kişi, yaşantısını ahlakî anlamıyla yeniden kuracağı bir yerel bağlamdan oluyor. Kişi kendi çevresi içinde yaşamın anlamı/değeri gibi konular etrafında yaşantısını yeniden kurabilir, farklı bir açıklama sistemi bulabilirdi. Bunun yerine bir antidepresan önerilir kişiye. Hani, eskilerin bir sözü vardı: Ya tahammül ya sefer. Artık ne tahammül ne sefer. Sadece Prozac!

Kemal Sayar / Hüzün Hastalığı / Kaybedilen Duygu: Tahammül / s.83

Rahim olan derdi verir, içimizdeki hazineyi bulalım diye. Dert, bizim hazineye açılan kapımız. Ali Baba’nın “Açıl susam açıl” sözü gibi, açtıracak sihir. Hiçbir hazine kolaylıkla ulaşılacak yerlere saklanmaz. Onu bulmak, başlı başına bir maceradır. İnsanın kendinde kendini bulması da bir ömürlük macera. Niyazi Mısrî’nin sürüldüğü Limni Adası’nda kendini arayan görevlilere verdiği manidar cevap, bunun çok açık delili:

Ya sen Mısrî’yi buldun mı ki sevinürsin didüm. Ya dir nirdedür Mısrî didüm, işde ya dir kolumun derisini gösterip, bu mıdur didüm. Ya bu değil midür, bu benim derim evidür didüm. Mısrî nirde. Padişah gözcüler kodu, gece tavanımu bekler, gündüz etrafımu beklerler bulamadular. Ben de ararum Mısrî’yi ta anamdan togalı dahi.”

Halil Çeçen / Niyazi Mısri’nin Hatıraları / s.15

Hiç acılı gözlere baktın mı? Görebildinse içindekini çözmeye çalıştın mı? Göz, ruhun yaşama açıldığı pencere. Baştan ayağa göz olan da aynı ayna gibi parlar. Baştan ayağa göz kesilen, senin ruhundur. Kederliyse sabahı doğmamıştır henüz. Fırsat bil geceleri, göklere yaklaşmak için. Çünkü sabahın müjdesi geceden gelir.

Ayine-veş gabari cilâ bil safâ gözet
Ser tâ be pây-i dîde olup tûtiyâ gözet1

Şeyh Galip          

Başa gelenler, çekilen acılar Şeyh Galip’in dediği gibi tozlara benzer. Eski zamanlarda madenî aynalar ince kumla parlatılırmış. Sen de acılarını kum gibi, toz gibi cila bil. Ov ovabildiğin kadar. Yani kimden geldiğini bil, gönderene güven, zamana sabret, yolunda sebat et; ayakların kaymasın. Her toz, her keder göz aynanı parlatman için. Gecelerin tozu cila olur ruhuna. İşte o zaman kaldır perdeleri, aç pencereni nasıl tecelliler yağacak hayatına? Ruhun ilacı nedir, gözün beklediği nedir? Dünya karmaşası aynada toz, gözünde perde. Sorumsuz yaşam, rehavet nereye yaklaştırır seni? Yere mi, göklere mi? 

Bir ses duyuluyor derinlerden. Bir rüzgâr esiyor. Yağmurlu günlerin kokusu tütüyor uzaklardan. Ramazan diyorlar adına. Sırrı anlamında. Bir yandan yakıyor. Kendine sarılan kulun üzerinde günah adına ne varsa yakıyor, eritiyor. Bir yanda da yücelerden rahmet kokusuyla iniyor yaşamlara. Ona açılan elleri, yüzü, kirden pasta, nefsin sıcağında biriken yapışan tozlardan temizliyor.  

Onun koridorunda bil kendini. Ne sağına ne soluna bakabileceğin dümdüz ilerleyeceğin bir yoldasın. Ne tamah ne öfke ne ümitsizlik… Yağmurlu günlerin habercisi gökte uçan kuşlar. Sadece nur kaplıyor her yeri. 


1. Tozu ayna gibi cila bil. Kendini tasfiye etmeye bak; saf, temiz olmaya özen göster. Sen de baştan ayağa göz ol ve gözünü aydınlatacak olan o tûtiyâyı; göz ilacını ara, bekle.
Paylaşın.

Yazar Hakkında

2 yorum

  1. Yine harika.Şöyle demiştiniz : “Çöl sadece bana ayna olacak. Sözsüz, cümlesiz sessizliğiyle gösterecek. Yokluğunu, tipilerini, kavuran, kurutan ateşini yaşatarak bende beni seyrettirecek. Sonra da -aklım başıma gelirse- ruhumun, kalbimin, vicdanımım hasretini çektiği yücelere işaret ederek “İşte aradığın, istediğin her şey orada” diyecek” bilhassa bu satırlarinızi simdiki yazinizla okuyunca bircok seyi daha iyi anladım…Çok teşekkür ederim.

Leave A Reply