Frodo ve Yalnızlığı

2

Hayat içerisinde bazı insanlar önemsediği, sevdiği, yahut haline acıdığı kişiler için ‘Ne yazık ki yalnız ve bir başına kalmış insan’ sözünü hüzünlenerek kullanır. Kimi zaman bu durum aranılan bir hal iken, kimi zaman ise o halde olan kişi için derin kuyularda, adeta kapısız bir esarette kalmak gibidir.

Fakat bu yazıda Frodo ve onun yalnızlığına değinirken elden geldiğince kendisini çevreleyen olaylar bütününde düşüncelerimi paylaşmaya çalışacağım. Yazının ilerleyen kısımlarında Frodo’nun yalnızlığı ile neyi kast ettiğimin daha net anlaşılması için önce terazinin bir tarafına ‘Frodo’nun Yalnızlığı’ kavramını, diğer tarafına da ‘Frodo’nun Bir Başına Kalması’ kavramını koyacağımı belirtmek isterim.

Frodo’nun hayatının dönemlerine baktığımda ve Tolkien neden böyle bir karakter oluşturmuş diye düşündüğümde, buna cevap olarak elden geldiğince o karakterle empati kurmanın doğru olacağını düşünmekteyim. Hal böyle olunca insan ister istemez Frodo’nun yolculuk öncesi hayatının da en az Yüzük Kardeşliği yolculuğundaki kadar hüzünlü bir dünyanın içerisinde gerçekleştiğini düşünüyor. 

Yetim ve Öksüz

Evet gelin şöyle bir hayal edelim; Frodo doğdu, onun da bir annesi ve bir babası vardı. Gönülden inanıyorum ki 12 yaşına kadar annesi ve babası ile neşeli zamanları oldu; sırtını yaslayabileceği güven limanları olarak gördü onları, sonra bir gölde oluşan bot kazasında hayatlarını kaybetmeleriyle Frodo’nun ‘Yaralı Çocuk’ olarak hayatının yalnızlık sayfası açılmış oldu. Bir başına değildi elbette, Frodo Baggins’in babasının dedesi ile Bilbo Baggins’in dedesinin kardeş olmasından ötürü Bilbo Baggins’in onunla kuzenlik bağı vardı ama esasen amcalık ediyordu. Hatta sevgisinin bir nişanesi olarak doğum günlerini aynı günde kutlamak gibi anlamlı bir jest bile yapmıştı. Bu süreç ve sonrasında Yüzük Kardeşliği yolculuğuna çıkılan döneme kadarki Frodo’nun yaşamının öksüz ve yetim, dolayısıyla da gariplik yaşayan bir yalnızlık dönemi ile geçtiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Her ne kadar en iyi dostu Samwise, kuzenleri Merry ve Pippin ile güzel zamanlar geçiriyor olarak gözükse de öksüz ve yetim olmasından ötürü çocuk gibi bir masumluğa sahip olduğunu düşünüyorum.

Bu içinde bulunulan yaşanmışlıktan dolayı Frodo karakterinin neden yüzüğü ateşe atıp yok edecek yüzük taşıyıcısı olmaya en müsait kişi olduğunu insan anlayabiliyor. Çünkü bu dünya adına bir çocuğun en temel bağlanabileceği varlıkları yok olduktan sonra ‘Yaralı Çocuk’ olarak yalnızlığı ve alışana kadar tek başınalığı tattıktan sonra hayatın her safhasındaki renk tonunda bir solma oluyor, sonrasında her şey taşıması zor ve bir an önce kurtulması gereken bir yük olmaya başlıyor uyanan insana… 

Sevgi Yolu ve Acı Yolu

İnsan bu uyanıklık halinin sürekliliğini sağlayacak tercihin ne olduğunu düşündüğünde ise önünde iki yol olduğunu fark ediyor. ‘Sevgi Yolu’ ile ‘Acı Yolu’ olan bu iki yoldan birisini seçmek zorunda olduğunu da anlıyor. Secret Garden (Gizli Bahçe) sahibi güzel gönüllü bir insanın tabiri ile, ‘İnsan bunu ya acı ile burnunu sürte sürte öğrenecek ya da sevgi yolunu tercih ederek yumuşak bir geçişle kavrayacak.’ Peki bu yol ayrımında acı yolunu seçen insan genelde nasıl bir serzenişte bulunuyor? Yazar J.R.R. Tolkien’in Yüzüklerin Efendisi eserinde bu durum sanki şöyle çıkıyor karşımıza;

‘Keşke bütün bunları daha önceden bilseydim,’ dedi Pippin. ‘Ne yaptığım hakkında en ufak bir fikrim yoktu.’

‘Yo, vardı,’ dedi Gandalf.Yanlış ve ahmakça bir iş yaptığının farkındaydın; kendi kendine söyledin bunu, ama dinlemedin. Bütün bunları daha önce sana anlatmadım, çünkü ancak birlikte at sürerken ve bir yandan da kendi kendime düşünürken anladım hepsini sonunda. Fakat konuşmuş olsaydım bu ne senin taşa olan arzunu azaltırdı ne de ona karşı koymanı kolaylaştırırdı. Tam aksine! Yok, en iyi öğretmen yanan eldir. Ondan sonra ateşe karşı verilen öğüt gönüle kadar iner.’

İki Kule / s.569

Bu aşamada karakterlerden Boromir ile empati kurduğumuzda, yüce divana yüzüğün kendisi tarafından kullanılarak, Gondor’un öncülüğünde diğer tüm halkları düşmana karşı korumak maksatlı iyilik yapabilmeyi savunan bir teklifi içerdiğini görüyoruz. Tabi bu düşüncesi divan içerisinde her ne kadar inandırıcı gelmemiş ve bu sebeple kabul görmemiş olsa da kimse onun derinlerdeki arzusunu ispat edebilecek, önüne koyabilecek durumda değildi de. Ki olsa bile divandaki Arif kişi Gandalf muhtemelen buna izin vermezdi. Fakat hikâyenin ilerleyen safhalarında, yüzüğü kullanarak iyilik yapma arzusu Boromir’in sonunu getirmişti. Evet yükün ağırlığından tekrar uyandığında yaptığı hatayı anlamış ve çok pişman olmuştu. Ama burada çok önemli küçük bir noktaya tekrar geri dönmek istiyorum. Yukarıdaki satırlarda Arif kişi Gandalf’ın Pippin’e dediği o hikmetli tespitin önemini bir kez daha, çok ama çok iyi anlıyoruz: “Yanlış ve ahmakça bir iş yaptığının farkındaydın; kendi kendine söyledin bunu, ama dinlemedin.” Tabi Boromir’in de kendi oluşturduğu ateşine karşı aldığı öğüt, elinden geldiğince onurlu bir şekilde Merry ile Pippin’i kurtarma pahasına ölümüne kılıç sallaması ve bunu hayatı ile ödemesi olmuştu.

Eserdeki Boromir karakteri ile ilgili bu kısmına kadar bilgi sahibi olan insan, iyilik yapmanın ancak saf, katıksız bir niyetle olabilen, küçümsenecek bir kolaylıkta seçim olmadığını düşünebiliyor. Ayrıca hikâyenin ilerleyen süreçlerinde gözlerden kaçan (en azından benim için), eksik kalan çok küçük bir puzzle parçası ile esasında olayın böyle basit açıklanabilir olmadığını, problemin daha derinlerde olduğunu yazar bizlerle paylaşmış oluyor. Hikâyenin ilerleyen kısımlarında ağabeyi Boromir’i en iyi tanıyan kardeşi Faramir’in, abisi ile ilgili temelde başlayan hastalığının geçmişe ait küçük bir detayını bize vererek olayları daha net anlamamıza ışık tutuyor:

Benim mensup olduğum sülale, Númenor kanı taşısak da Elendil soyundan gelmez. Biz kendi soyumuzu, kral savaşa gittiği zamanlar memleketi onun adına yöneten, iyi bir vekilharç olan Mardil’e dayandırıyoruz. Sözünü ettiğim savaşa giden o kral da Kral Eërnur idi, Anárion soyunun son üyesi; hiç çocuğu yoktu ve hiç geri dönmedi. O günden sonra da ülkeyi vekilharçlar yönettiler ki bu da birçok insan nesli demektir.

Boromir’in küçüklüğü hakkında şunu hatırlıyorum; birlikte atalarımızın hikayelerini ve şehrimizin tarihini öğrenirken, babasının bir kral olmadığı bilgisi onu hep mutsuz ederdi…

J.R.R. Tolkien / Yüzüklerin Efendisi / İki Kule / s.569

Belki de Boromir her şeyin temelindeki bu mutsuzluğunun getirmiş olduğu özel olma isteğine, iyilik ve sevgi kavramlarını kalkan yapma konusunda aklını ikna etmişti. 

İyilik Savaşçısı ve İyilik Tüccarı

Aslında insan çevresinde yaptığı küçük gözlemler sonrası anlıyor ki, insanların çoğunluğu iyilik yapmanın kötülük yapmaya göre çok kolay bir tercih olduğu algısı ve inanışına sahip. Böyle bir algı ve inanışın oluşmasının tahminimce sebebi iyiliğin uğrunda pazarlık yapılan değil savaşılan bir değer olduğunun anlaşılamaması.

İyilik aslında öyle bir zor seçim ki, bu seçimi yapabilecek kişinin önce kendini sıfırlayabilmesi, sıradan birisi olduğunu içselleştirmesi, bu uğurda yapılacak fedakarlıklar karşısında dayanıklı bir savaşçı olup olmadığı ve en önemlisi de iyilik yapmanın kendini özel hisseden insanların işi olmadığını kabul etmesiyle başladığını anlaması gerekiyor. Aslında insan böyle bir yol izlemeyerek, iyiliği yapma imkânı vereni, O’nu (cc) unutuyor, böylelikle örmüş olduğu temelsiz iyilik duvarının er geç yıkılacağını acı bir tecrübeyle deneyimlemiş oluyor.

Seçimini ‘İyilik Savaşçısı’ olarak yapıyorsan saf, temiz ve katıksız bir iyilik yapabilmenin kötülüğe göre daha zor bir adım olduğunu görüyor ve seçiminden emin olarak yapıyorsun. Öyle bir seçim ki bu, etrafını alevlerin sardığı kayanın üzerinde aç ve susuz kalarak bir daha Shire’e dönememe ihtimalini de barındırıyor.

Fakat masum gibi gözüken ama kirli tek bir damlanın temiz su dolu havuzu kirlettiği gibi, seçimini sevilmeye dair bir beklenti duygusu ile ‘İyilik Tüccarı’ yolundan yapmaya çalışıyorsan, yaşıyor ama çok acılar çekiyorsun. Çünkü bu tercih ile insan, sevgi duyduğu kişi tarafından, sevilmek arzusu gibi masum gözüken ama aslında idaresi onda olmayacak (aynen yüzükteki gibi) sevgi eldiveni içinde demir yumruk misali durmak bilmeyen bir biçimde dokunduğu her şeyi yıkıp döküyor. Böylelikle iyilik yaptığını iddia ederken, en başta bizzat acı çektiren kişi oluyor, bu sevgi eldiveni ile kalpler kırıyor, iyiliğini düşündüğünü iddia ettiği insanların hiç hoşlanmadığı şeyleri tercih ediyor ve onları yara, bere içinde bırakarak kendini de bu tercih ile birlikte acı yolunun derin kuyularında hem yalnız hem de tek başına kala kalmış buluyor.

Peki insan neden bu tökezlemeyi ya da yüzü koyun derin kuyuya düşmeyi becerebiliyor? Derinlerde keşfedemediği hiç aklına bile gelmeyen bir sebep olabilir mi? Varsa nasıl bulur? Sanırım Akıl, Vicdan, Kalp kantarı ile… Peki ya yüzüğü taktığında çıkarttırmayan eylem ne? Bu iyilik yapma arzusu olabilir mi? Buna farklı pencerelerden verilebilecek birçok cevap var muhakkak. Ama bu yazıdaki cevap sanki ‘Tuzlu Su!’

Tuzlu suyu bir yaraya döktüğünüzde acıtır ama iyileştirme gücü vardır. Bir yemeğe kıvamında döktüğünüzde ise tadını güzelleştirme gücü vardır. Ama tuzlu suyu, susayıp da ‘içtikçe içeceğinizi’ unutarak/yanılarak, içtiğinizde hasta etme gücü ile bir çıkmaza ve kötü bir sona kendinizi sürüklemiş olursunuz. İşte iyilikte aynı tuzlu su misali, doğru yerde ve doğru zamanda görevini yerine getirdiğinde bir anlam buluyor. 

Diğer türlü Akıl, Vicdan, Kalp kantarı tarafından tartılmadığında, yapıldıkça yapılan bir eyleme, neredeyse bu eylemi sonsuz kereye götürebilecek ve gölgelerdeki her şeye hükmedecek bir iddiaya sürüklüyor ki, işte insan burada hastalanıyor ve solmaya başlıyor. Sonsuz işler yapmak sadece Allah’a (cc) ait bir şey. Farkında olmadan insan iyilik yapayım derken Rububiyet taslar bir hâl ile iyilik yapmaya çalıştığını görmeyen bir varlığa dönüşüyor…

Kim bilir belki de bu sebeple Arif kişi olan Gandalf bile yüzük onun elinde olduğunda sonsuz bir iyilik yapma arzusu -zira sonsuzluk kavramı sadece O’na (cc) ait- olur diye Frodo yüzüğü kendi rızası ile bile verdiğinde almayı reddediyor. Çünkü yüzüğün en temel özelliği: “Hepsine hükmedecek tek yüzük,” yani bir iddia. Evet sorunun temeli de bu değil mi? İnsan böyle bir iddiada yaradılışı gereği bulunamaz. Bulunursa karanlık taraftaki şeytanın yolunu tercih etmiş olmaz mı?

Rabbimiz, eğer unutacak veya yanılacak olursak bizi sorumlu tutma! Rabbimiz, bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır yük yükleme!

Bakara / 2/286

Zamanla kişi düşündükçe, Rabblık, yani her şeyin Rabbi olmak manasına gelen, ‘Kendine itaat edilecek, boyun eğilecek efendi anlamını da ifade eden Rabb,’ yani Mevlâ manasına gelen, haşa öyle bir şey yapmaya talip olmak insanın yaradılışına aykırı değil mi?  Bu karanlık tarafın, yani şeytanın iddiası ve o mühlet verilenlerden…

Allah: ‘Haydi belirli bir vakte kadar mühlet verilenlerdensin’ buyurdu.

Sad / 38 / Elmalılı M. Hamdi Yazır Meali / s.80-81

İnsan bu iddiasında ısrar ettikçe Gollum gibi bir yaratığa dönüşüyor. Çünkü yüzük sahibine hizmet ediyor. Yani kötülüğe hizmet ediyor. Sahiplenmek sadece bizi yakıyor… Çünkü biz karanlık tarafta olamayız. 

İyilik ile ilgili hayata dair küçük bir gözlemimi paylaşayım, belki elimde olmayan gereksiz ya da anlamı düşük kelimelerim yormuş olabilir…

Hep düşünmüş ve zaman zaman da yakın çevremde sessizce gözlemlemişimdir. Bu örnek nedense bana ‘Inception’ filmindeki insanları rüya mı gerçek mi ayrımına götüren obje kavramını hatırlatır. Üç beş tane kedi düşünün, sokakta misafir olan dostlarımızı, bu hayvanların hepsi yemek ve sudan bile önce sevgiye muhtaç varlıklardır. Bir bakmışsınız çoğu zaman onları ayaklarınıza dolanıvermiş bulursunuz. Ben de tanıdığım birçok insan gibi onlara isimler verir ve öyle hitap ederim. Kimisi ciddi kimisi de neşeli. Düşünün ki bu kedilerden birisi çok çok yemek yediğinden dolayı maalesef şişko ve adı Donbili ve ufak pembe dudağı öne çıkmış, ensesi ve sırtı derseniz yorgan gibi sıktığınızda parmaklarınızın arasından çıkıyor ve en önemlisi tırmık nedir bilmiyor. Yatırın yere mıncıklayın da mıncıklayın, o da keyiften bir sağa bir sola… Bir köşede de bakmışsınız, yavaş yavaş Ağlak geliyor, zayıf ve burnunda akıntılar olan, yine sürtünmüş olur olmaz yerlere ve pislenmiş, üstelik tırmık atmaya hazır ve nazır. İkram ediyorsunuz yemi, bir miktar tırmıklardan sakınarak seviyorsunuz da ama hala Ağlak’ın ne istediğini anlamak zor. Evet, çoğu zaman gözlemlemişimdir ki çok az insanın ayakları zayıf, pis ve görünüşte hoş olmayan kediye yönleniyor. Neden? Yoksa iyilik adına her seçim aynı değil mi? Tabi ki beğenmek, bir şeyi diğerine göre daha farklı sevmek çok insani bir şey, nihayetinde eşit miktarda yemek ve su ikram ediyorsun. Ama bu senin sıralaman, peki O hayvan dostumuzun sıralaması ne? Önce sevgi, sonra diğer ikramlıklar… Maalesef yaşadığımız hayatın akışı bu…

Yalnızlık

Sırf ben ben olduğum için bana yakınlık duyabileceğinizi ümit ediyordum. İzlenen insan bazen güvensizlikten yoruluyor ve dostluğu özlüyor. Ama neyse görünüşüm benim aleyhime.

J.R.R. Tolkien / Yüzüklerin Efendisi / Yüzük Kardeşliği / Yolgezer

Kendisini tek başına değil ama yalnız hisseden bir gönlün sözlerine tercüman oluyor. Tabi ki hayat bizim planlarımıza ve isteklerimize göre her zaman arzu edilen seyrinde gitmiyor. Fakat şu kaçınılmaz bir gerçek ki her şey bir değişim ve dönüşüm içerisinde. Her meyve tohumunu, özünü kendi içerisinde barındırıyor. Güzelliği keşfedilmemiş ve gizli olan bu tohumlar ne zaman meyve ve çiçek açıyor, bir anda o tohumcuklara bakışlar da değişiyor ve ilgi fazlalaşıyor. Sonra görüyor ki insan hayat bu sürecin devranından ibaret. Tohumsun, açtın güzel meyve oldun, çürüdün, düştün, ezildin, toprak oldun. Sürekli aynı döngü… Değişmeyen ne o zaman? Senin tohumunun sıradanlığı. Hayatta böyle değil midir? Bir güldürür, bir ağlatır, sonra yine acı bir tebessüm ile bir bakmışsın elinde yüzük, yalnızlığınla kala kalmışsındır.

Dünyada rahat yoktur.

Hadis-i Şerif

Frodo bir başına değildi belki, ona bu yolda eşlik eden Yüzük Kardeşleri ve geride ona bu yolda iyi temennide bulunan sevenleri vardı. Gandalf tanıştıkları ilk andan itibaren çok sık görüşemese de onun en değerli bir desteği ve yoldaşıydı. Hiç umulmadık ve beklenmeyen anlarda, gülüşüne hasret olduğum bir dostumun tabiri ile Frodo’nun “Bittim!” dediği yerlerde “Yettim!” diyordu Gandalf. Bir dostu daha vardı ki Frodo’nun, Gandalf onu hiç yalnız bırakmaması için yolculuğun en başında görevlendirmişti. Nasıl güzel ve irfanlı bir seçimdi ki bu, Frodo’nun bir başına kalmamasının ötesinde, böyle bir ‘İyilik Savaşçısı’nın sevgisinin onun yalnızlığını da giderebilecek, yani onu anlayıp adeta onu yüzük sahibi olmayan sıradan Frodo gibi sevecek bir can dostu, ondan sorumlu yol arkadaşı yapıyordu.

Evet güzel masum Frodo, kimsenin Mordor’un ateşlerine giderek yüzüğü atmaya cesaret edemediği bir anda beklenmedik şekilde öne çıkmış, bu kutsal göreve talip olmuşsundur. Böylelikle evrenin tüm halkları ve nice arif gönüller senin bu açan meyvene baka kalmıştır. Oysa sırf sen, sen olduğun içindir sevilmekteki ümidin… Sonra anlarsın ki ilk Yaradan sevmiştir seni ve sıradanlık mührünü vurup, seni sen olarak, özel yaratmıştır. Sonra o güç yüzüğü karşısındaki basiretin, ferasetin ve sana bahşedilen iraden, Secret Garden (Gizli Bahçe)ndeki keşfedilmemiş çiçeğinin bir anda açılmasına sebep olmuştur. Kim sadık kim seni gerçekten sen olarak seviyor, bir yolculuktur başlamıştır. Artık senin kendini tanıma zamanın gelmiştir. Her şeyinle yüzleşeceksindir bu yolda. En başta da kendin ile, zira bir manada diğer her şey haşa teşbihte hata olmasın adeta “Matrix” filmindeki çocuk karakterinin yazdığı yazılımdaki gibi bir figüran olacaktır… O figüranlar senin beyaz kağıdındaki sorularda “Fill in the Blank”ler olacaktır, ama bunlar senden yansıyan boşluklardır… gölgeden aslına geçmeden, geç kalmadan doldurabilesin diye…

Herkes kısım kısım sınanır bu yolda. Kimisi unutmadığı için almaz yüzüğü, kimisi sınandım der ve almaz yüzüğü ama kimisinin de onu alma uğruna hayatı hazin bir son ile biter. Fakat iki kişi vardır ki bu yüzük onları ya hiç etkilememiştir ya da bir sürçme kıvamında etkisi olmuştur. Birisi Tom Bombadil, ki yüzüğü taktığı halde kaybolmamıştır. Diğeri konumu gereği etkilenmeyen ama tökezleyen, evet etkilenmeyen diyorum zira yüzüğü kendi iradesi ile alarak takan sonra her ne olursa olsun, etkisinin en güçlü olduğu, ateşe en yakın olduğu yerde ufak bir sürçme/tökezleme diyeceğimiz kadar bir tereddüt sonrası onu tekrar yüzük taşıyıcısına geri veren ve bir daha takması/taşıması zorunluluğu olduğu en elzem bir zamanda dahi taşıyıcısına olan sevgisi, sadakati, ona o yolda görev veren Gandalf’a verdiği sözü gereği Frodo’yu “Yalnız” bırakmamış dostu Samwise Gamgee’dir. En hüzünlü olanı ise Frodo’nun tek yüzük taşıyıcısı olarak yalnızlık hissettiği bu en zor anlarda Samwise onun derinlerde çektiği yalnızlığı ve acıyı görerek Frodo’nun “Yalnız” olmadığını haykıran bir hareketle onu omuzlayıp sırtına alarak dağa tırmanmasıdır. Böylelikle Samwise Gamgee’nin de artık çiçeği açmıştır…

Frodo ve Sam

Frodo ve Sam

TARKAN DEMİR


‘Hüküm Dağı’nda Frodo’ İllüstrasyonu © Dmitry Prosvirnin
‘Frodo ve Sam’ İllüstrasyonu © Maurizio Pittiglio

Paylaşın.

Yazar Hakkında

2 yorum

  1. Günlerdir hissedilen özlem duygusu muhatabını bulmuş sanki… Kalbten kalbe yol varmış gibi… Öyle bir ruh halinde, yazıyı gördüm ki, anında gözler doldu. Öyle muhtaçtım ki ve yazıdaki Frodo gibi öyle yalnızdım ki, derken karşıma bu yazı çıktı. Tarkan Demir’in ifadelerine gelip yerleşen apayrı bir hikmet var… O da aynı değil artık… Onda da ayrı bir çiçek açmış…
    Benim gibi özlemlerini, hasretlerini rüyalarda ve hayallerde gidermeye çalışan gariplere yazılmış bu yazı…

    Tarkan beyi tebrik ediyorum. Bizi bu hikmet incileri ile daha çok buluştursa keşke…

  2. Bu makaleye şapka çıkarılır. Emeğinize yüreğinize sağlık. Doğum günü hikayesi beni de etkilemiştir. Hatta “alaca” rumuzu buradan çıkmıştır. “A”‘lar 1 dir Lam ve Cim ise 33 yani iki adet 3 tür. Sıralamaya vurursak 13131 olarak gözükür. Bilbo’nun yaşı 111 Frodo’nun yaşı 33. İki adet yüzük taşıyıcısı olmuştur. yani zuhur olarak olmuş diyelim. Filmde izlediğim kadarıyla birisi Frodo’dur. Ondan önceki Sauron’dur. Balrog ile Gandalf’ın düşüşü çok büyük ipuçları taşır bu konuda. Gandalf, yüzüktür. Balrog ise Gollum’un önceki devirdeki aslıdır. Gandalf düşer ve Ak Gandalf olarak gelir. Şöyle denebilir. Bir yerde Gandalf düştü, öteki yerde ise yüzük ile Gollum düştü diye. Bu mitoloji dilini anlamakla alakalıdır. Gollum kaç yüzyıl yüzüğü taşımıştır. Yüzükte güç olsaydı Gollum, sefil, mağarada çiğ balık yiyen zavallı bir tip olur muydu? diye de düşünmek gerekir. Bu noktaya iyilik düşüncesi ile bakmak gerekir. Münir Derman Hazretleri bir videosunda bir anısını anlatmıştı. Bir gün inek dışkısında bir örümceğin yapıştığını görmüş ve onu baş parmağı ile kurtarmış. Yaşlandıkça (Arif) gözlerinin biraz bozulduğunda baş parmağıyla yön bulduğunu anlatmıştı. Örümceği kurtardığı için bu ona verildiğini söylemişti. Bu hikayeye karşı insan şüphe duyabilir. Şüphe inancı ölçen bir ölçü özelliğidir. Güvendiğimiz insanlardan duyulan bu hikayelere karşı şüphenin dozu inancın ölçümünü anlatır. Şüphe duymuyorum diyebilir bir insan. Şüphe duymaması inandığını da tam göstermez!. İyilik olsun diye iyilik olmaz. Düpedüz iki yüzlülüktür bu. İyi dediğimiz şeyleri yapmamızda ki neden Allah’ın rızası olmalıdır derler. O rızanın ölçümü sünnetin zuhurunun benimsenmesi şeklinde olmalı gibi. Yani iyiliğin insanın gelişimi bağlamında bir katkı sağlaması gerekir. O zaman bunun ismi “iyilik” olmaz “sünnet” olur. Gollum’da görüntüde sefil gibi idi ama Sauron’u ikinci kez gün yüzüne çıkaran onun güç hırsı idi. Nitekim Tek gözün olduğu tepeye çıkabilecek bilgisi ve azmi vardı! Çünkü onu o var etmişti. Sünnet, filmde iyilik için kullanmadığından kendisi sefil gibi gözükmüştür fakat çok ciddi bir güç hazırlamıştır. Hazırladığı güç oranında sefilleşmiştir. Onun için yüzük meraklısı da olmamak lazım. Aslında yazacak daha çok şey var. O kadar güzel bir makale olmuş ki bizde birazcık düşüncelerimizi yazmak istedik. Çok teşekkürler.

Leave A Reply