Akşamın Kızı

2

On beş katlı bir apartmanın on dördüncü katında oturuyorlardı. O günleri hatırladığında gözlerinin önüne gelen ilk şey, çok yüksek binaların henüz çoğalmadığı bir alana bakan pencereler ve günbatımını haber veren deniz ve ufuktaki müthiş güzelliklerdi…

Ellerini uzatsa Adalar avucunda gibiydi. Önlerine yeni dikilen şu sevimsiz iki binanın üst katlarını parmaklarıyla iteklemek isterdi hep. İşte o zaman İstanbul’un her yerinden mantar gibi çoğalan bu yüksek binalar güzelim manzarayı gözlerinden, kalbinden, ruhundan acımasızca çekip alamayacaktı. Ve o zaman Marmara’yı avuçlarından kana kana içebilecekti. 80’li yılların sonu. Bedeni gitmese de ruhun ve kalbin geçmişteki günlere yapacağı bir yolculuğun kendisine iyi geleceğini hissetti.

Dragos sırtlarından Adalar’a çizilerek Sarayburnu’nda ucunu bulan bir yarım ay. İhtişamı bütün görüş alanlarına yayılmış bir tabiat harikası. Sığırcıklar dans ediyor. Aynı bulut yığınları halinde yere çakılacakmış gibi pike yapıyorlar. Sonra penceremin önünden bir manevrayla denize doğru uçuyorlar. Her birinin minik kanatlarında güneşin son damlaları; ufkun çizgisine akıp akıp gidiyorlar.   

Sanki Adalar’ın ardında görünmez başka bir dünya var. O dünyanın susuz topraklarına birazdan kanatlarından bu damlaları serpecekler. Üzerine güneşin doğduğu bir gölün sükûnetinde başka hayatlar dirilecek. O gölün kirlenmemiş sularının berraklığında yorulmamış vücutların ateşi serinleyecek, başka kalpler dinlenecek.

Böyle bir ateşi ne görmüş ne tatmıştı. Bu yola talip olan yolcu ne yapar? Ne hisseder? Çok farklı düşüncelerin eşiğinde olduğunu hissetti.

Gözle kalbi arasında
Gaybî titreyişte
Yolcu.

Gök ve deniz arasında
Sırlardan çiziliyor
Ufku.

Ne söz yerden ne ses gökten…
Tek, ruhunda aks-i
Seda:

Rahmetin eli mi vurur
Hasret duyduğunda
Cana?

Ah, bir kuş olsaydı, uçsaydı göklere, açılır mıydı kapılar? Bir sırlı zincir, kordan bir davetiye… Onu mu çağırıyordu ufuklar?

Sait Faik’in Son Kuşlar’ını her okuduğunda sapan tutan ellerin ürküttüğü, geri dönmeyen gökyüzünün bu kara benekleri için hep acı çekmiş olduğunu düşündü. Her sene farklı nedenlerle öğrencileriyle tahlil edegeldiği bu hikâye, şimdi çok farklı yerden çekmekteydi onu. Son zamanlarda günün doğuşunu, batışını gözlerden öte, kalbinin bir yerinden çok daha farklı gördüğünü fark etti.

İçinde dalgalanan hüzünden ne kadar etkilense de biliyordu ki, bu küçük kuşlar bir başka günün seherine daha canlı, daha coşkulu uyanabilmek için sadece kuş düşlerine gitmekteydiler.        

Gözün renginde hüzün
Hüznün, bir tadımlık
Vuslat.

Kalbin sesinde hüzün.
Hüznün, bir ömürlük
Sanat.

Bu saatlerin kendine özgü gizemini daha da kuvvetlendiren kuşbakışı manzara karşısında günlük işler ne kadar anlamsızdı… Mutfakta yapılacakları, masasında okunacak yazılı kâğıtlarını unutmak istedi ve unutuverdi.

Yaşarken devamlı kendimizden bir şeyleri bir yerlere koyarız. Kimi görülüp alınır, kiminin yanından geçilir. Kimi çiğnenir ayaklar altında, farkına bile varılmaz. Oysa koyduklarımız bizi biz yapan şeylerdir. İlgimiz, hayalimiz, merakımız, nazımız, çocuksuluğumuz, içimizde biriktirdiklerimiz… Aynen kendisinin içinde biriktirdiklerini şiire dökmesi gibi.

Ne ince ne duyarlıdır Behçet Necatigil’in Nilüfer şiirindeki şu mısralar diye düşündü:

Ben oraya koymuştum, almışlar,
Arasına sıkışık saatlerin.
Çıkarır bakardım kimseler yokken;
Beni bana gösterecek aynamdı, almışlar.

Ve şu mısralarla tamamlanan diğer bölümler:

Beni bana gösterecek anlamdı, almışlar.
Beni bana gösterecek lambamdı, almışlar.

Almışlar… Neleri almışlardı? Aynasını, anlamını, lambasını. Yani şairin hepsinde kendini bulacağı değerlerini. Ve Necatigil bunu yaparken yalnızlığı seçiyordu. Neden? Çünkü anlaşılamamaktan, hızla geçen zamanın dişlileri arasında yaralanmaktan korkuyordu. 

Kendisi için de öyle değil miydi? Ne zaman yazdığı dizeleri paylaşmaya kalkışsa hep hayal kırıklığı içinde bir köşede kalmıştı. Çoğu almıştı almasına veya alır görünmüştü; çünkü gittiklerinde arkalarından bir yerlere tıkıştırdıkları duygularını nasıl topladığını hatırladı, hüzünlendi. Hepsinde “Bu son olsun.” dedi; ama yapamadı ve hâlâ da yapamıyor.  

Gün de bu saatlerde en güzel şiirini yazarak bırakıyordu bizlere diye düşündü. Ancak kaçımız kişiliğimizi bize gösteren bu aynayı, hayatın hakikatine işaret eden bu anlamı ve ruha ışık olan bu lambayı özenle alıyor, dokunuyor ve anlamaya çalışıyorduk? Çünkü bir çark gibi dönen ve daima var olan günün bu güzel anından çok azımız yararlanabiliyordu. Oysa sığırcıklar hep uçuyordu, adalar hep oradaydılar. Ama biz yoktuk.

Günün böylesine görkemli gidişine, bazen masa başında, bazen televizyon karşısında, bazen ev işinde, sokakta, okurken, seyrederken, yürürken, pişirirken, yıkarken; hep bir şeyler yaparken nasıl sırt çevirebilmişti? Elektrik düğmesini bir çevirişle kaybolan bu tabiat harikasını sık sık yaşayamadığından kızdı kendine.        

Sadece adalar mı muhteşemdi? İçinde olduğu, gördüğü, işittiği, hissettiği her şey gündüz olduklarından çok başkaydılar. Akşamın gurup ettiği sınırda sanki gaybî kapılar açılıyordu. Gündüzün ışıkları uzaklaştıkça başka bir âlemin ışıklarına büründüğünü hissetti. Ufuk onun için gaybın en anlamlı simgesiydi. Ne zaman denizdeki ufkî çizgiye veya dağların ardına baksa içinde bir yerlerin coştuğunu fark ediyordu.  

Halin benzer damlanın
Akışına, deryaya
Meyyal.

Bekliyor gaybî sahiller
Sularda yelkenlin
Hayal.

Gece demek, onun için mutlu yalnızlığına çekilmek demekti. “Çıkarır bakardı içinde biriktirdiklerini kimseler yokken.” Son günlerde tadına bir başka vardığı duygulara dalmak, saatlerin bu sihrinde varlığın sesini dinlemek, adeta varoluşun şiirini dinlemek gibiydi. Yıllar geçtikçe yaşadıklarından anlayacaktı ki, varoluşun en güzel şiiri imandır.

Çünkü olayları, sebepleri değerlendirmek akıldan öte bir gönül işiydi. Yeni yeni idrak ettiği bir şeydi bu. Daha önce anlayamadığına esef etti. Şimdiye dek öğrendiklerine, öğrettiklerine benzemiyordu ki anlayabilsin. Mutfaktan gelen bir sesle kendine geldi birden, toparlandı. Bostancı İskelesi’ne yanaşan deniz otobüsünün ışıkları daha sarı, daha parlak lekeler hâlinde düşünce anladı ki akşam çoktan olmuş. Görüntüde ne Dragos sırtları kalmıştı ne Sarayburnu…  Her şey çoktan ufuklara dalıp gitmişti… 

Akşam olmuş… Nicedir, dönüp dolaşıp geldiği nokta hep buydu: “Akşam”. Duygularında bu saatlerin izi çok derindi? Dakikalar, ışıklar aynı su damlaları gibi iplik iplik yağdığı için mi? Belki de akşamın ayak izlerinin böylesine sessiz olduğundan mı? Kim bilir?     

Kişilikleri zamanın dilimlerine göre ayırsalar ve buna göre adlandırsalar herhalde adım “Akşamın Kızı” olurdu diye geçirdi içinden.

Günün sıcak, aydınlık saatlerini – kalabalığı, gürültüyü çağrıştırdığından – sevememişti bir türlü. Akşam ve gece, kapısını dış dünyaya kapattığı zamandı. Ondandı; ayak sesinin inceliğindendi akşamı bu kadar sevme sebebi. Sırça dünyaların kapıları hep böylesine incedir. Yavaşça vurulmalı, ayak sesleri yüreğin sesinde kaybolmalıydı.  Ancak olmuyordu, olamıyordu. Bir arkadaşının dediği gibi biraz çocuk, biraz deliydi.         

Bir kor gibi… Tutuşmuş camlarda güneş. Eritiyor iliklerimi bu saatler… Ağaçlar alev alev, hava sanki buhurdan. Başımı döndürüyor her taraf, her yer.               

Deli gönül dedim. İşte akşam, işte yüreğin… Duy duyabildiğin kadar zevkleri. Gecenin açlığında boğulurken ufuk, vakit geçer sonra; dönülemez geri… 

Adeta bir ipek böceği, dönenip durdu içinde. Dakikalar bilmediği hisler örüyordu kozasına. Sonra bir yaş süzüldü yanaklarından; kanatlanıp uçuverdi. Neden ağlıyordu? İçinden gelen, acı değildi. Neşe ise hiç değil. Sadece dudaklarında bir burukluk vardı, kelimelerinde hasret tadı.

Anlam arayanın yolculuğu nerde başlar, nerde biter? İçinde, kendinden adım atarak varmak istediğine bir yolculuk mu başlayacaktı?

Zaman, ömrün yolcusuydu. Ya kendi, neyin yolcusuydu? Yolcu yolcuya yoldaş olsa yollar daha mı farklı olur?

Ufuk kızarır; zaman kor
Edalı yaşamda
Mana.

Ah yolcum! Beni de alsan…
Yâr olur muyum
Sana?

Sığırcıklar nerdesiniz? Nereye gitti kanatlarınızdaki ışıklar? Elbet yeni günün seherinde tekrar dalgalanacak sesleriniz. Ya benim? dedi. Ya benim sesim, nerede yankılanacak?

“Ya benim sesim?” Değişen manzara mı; yoksa kendisi mi? Elleri titriyordu. Gözleri terlemeye başladı. Renklerin, şekillerin dünyasından açılmadık sorulara girmenin ürpertisi sardı her yanını.

Yepyeni bir anlama boyanıyordu deniz ve Adalar… Sanki görülenin ardında görünmez başka bir âlemin sırlı topraklarına yaşananlardan bir nehir akıyordu. Akan su, çevresinden aldıklarından etkilenir ve beslenirmiş. Ömrü de bir nehir gibi içinden akıp giderken acaba ne bırakıyordu kendisine? 

Kuşun yuvaya uçuşu
Gibi, süzülmekte
Beden?

Bekliyor leylî bahçeler
Nadasa kalmasın.
Zerren.

Yaşam toprağını işlemek sonra boş bırakmak. Dinlenmekti bunun adı ama dinlenmenin tembelliğe meylettiğine çoğu kez şahit olmuştu. Şimdi olduğu gibi sadece gözleri değildi bu âlemin seyyahı. Hayallerinden hislerine her şeyi çoktan yola koyulmuş gidiyordu. Nereye diye sorulsa ne cevap verecekti? Bildiği tek şey; içinde gittikçe kaybolduğu manevî bir hal. 

Modern yaşamın, maddî kalıpların oluşturduğu tek boyutlu kurallar, ene ve boya göre tasarlanmış iki boyutlu düşünceler, kalbi ve ruhu ihmal eden üç boyutlu bedenler ve kapıları çok ötelere, çok yücelere açılamayan zaman yetmiyordu artık ona. Yetmeyecekti de. 

Ne çizgi gibi tek boyutlu ne resim gibi iki boyutluydu. Yüzü, bedeni, eli, ayağı, gözü, saçı ve yaşadığı bu dünya üç boyutluydu. Ancak şu anda zamanın dört boyutlu elleriyle hiç bilmediği yerlere dokunabiliyordu. Hiç bitmeyen bir şeylerin arayışı içinde dünyaya sığmayan bir ruh. Duygularıyla dünyayı aşan bir kalp. Peki onlar kaçıncı boyuttaydı? Bilmiyordu; sadece sezdiği, ruhun ve kalbin renginin gök renkli olabileceği. O renklerle bütünleşen gönlün farklı dile geleceği.

Ruhun kanatlarında Adalar’ın üzerinden uçtuğunu hissetti. Adalar küçüldü… küçüldü. Bir kuş bakışında başka renkler, çizgiler görünmeye başladı. Hüzün bir düşmeye görsün içimize… Düştüğü yeri içten içe yakarmış. Sızısı işlermiş. Ama yüreğindeki, sızıya da benzemiyordu. Daha çok ateşe tutuldukça eriyen ve öze dönüşen bir duygu gibiydi.

Şu âlemin seyyahı mı?
Uzaktan el sallar
Zaman.

Bir ayrılık öpüşü mü
Ateşle her yeri
Yakan?

Ne yer ne soluk ne de can…
Bu gidişten dönmez
Hayat.

Geriye bıraktığın ne?
Durmuş bir saat mi?
Heyhat!…

Elif Kaya

Paylaşın.

Yazar Hakkında

2 yorum

  1. Ekin Yağmur on

    80 lerin sonu, 15 katlı binanın 14. katı…
    Arka binadakiler için “önlerine dikilen sevimsiz bina” değil mi?

    • Sayın Yağmur,

      “80 lerin sonu, 15 katlı binanın 14. katı… Arka binadakiler için “önlerine dikilen sevimsiz bina” değil mi?”

      Çok kısa bir bölümle ilgili bu yorum; sizin cümle analizinde keskin bir bakışa, doğru tespit eden ve sorgulayan bir anlayışa sahip, dikkatli bir okuyucu olduğunuzu gösteriyor. Yorumların içeriği okuyucu kalitesinin en belirgin göstergesidir. Daha önce de aldığım yorumlardan çıkardığım, Sutu Boğda’nın farklı okuyucu portresi. Eğitimci olarak bu gerçek, hoşuma gidiyor. Teşekkür ederim.

      Antoine de Saint-Exupéry’nin Küçük Prens’ini değerlendirme olarak başlayan yazıların arasında “pilot-çöl-dönüşüm” üçlemesi gibi kendimde buna benzer üçlemelere değinen yazılar da yazıyorum. Çünkü kendini tanımak, hiç kimsenin size veremeyeceği bir şifa. Dönüşüm önce bilinçte oluşuyor ve bu yolda kararlı iseniz sonra kalbe varıyor ki bunun adı huzur. Bu yolculuğu adım adım yaşayan biriyim ve şu andaki halime şükrediyorum. Belki de bu nedenle her imkâna rağmen huzursuz Elif’ten her sıkıntıya rağmen huzurlu Elif’e giden ruhsal bir yolun dönemeçlerine değiniyorum.

      Benim kuşağım da bu günkü gençler gibi anlaşılamamış, yalnız bırakılmış bir kuşaktı. Bu yalnızlık insanı ilk önce üzüntüye sonra bencilliğe götürüyor. Sonrası çöle düşen yaşamlar. Sebat eden, suyu buluyor, edemeyen kayboluyor.

      “Akşamın Kızı” 2020’ den 1988’e geriye gidişle böyle bir dönüşümü hatırlatan bir yazı. O gün oturduğumuz apartman, art arda dikilmiş yüksek binaların olduğu bir bölgede. Şimdi olsa oturur muydum? Büyük konuşmayayım ama hayır! O günlere gitmemim sebebi; sığırcıklara ve adalara tepelerden bakabilmek ve hayatın gerçek güzelliklerinden henüz haberdar olamadığım ama yeni hislere de açıldığım günleri hatırlamak.

      Her yüksek bina, arkasındaki nice bakışlara engeldir. Doğru tespit. Tabiatı izleme isteği içine gizlenmiş bencil noktalar. Ama o günkü Elif’in durumu buydu.

      “Anlam arayanın yolculuğu nerde başlar, nerde biter? İçinde, kendinden adım atarak varmak istediğine bir yolculuk mu başlayacaktı? Zaman, ömrün yolcusuydu. Ya kendi, neyin yolcusuydu? Yolcu yolcuya yoldaş olsa yollar daha mı farklı olur?”

      Elif Kaya

Leave A Reply